Telefon elimizde. Ekrana bir bakıyoruz. Son görülme saatine bir bakıyoruz. Bir daha bakıyoruz. Sonra hiçbir şey olmamış gibi telefonu bırakıyoruz. Aradan yaklaşık üç dakika geçiyor ve tekrar alıyoruz. Mesaj hala gelmemiş…
Tam o anda zihnimiz küçük bir hikaye yazma yarışmasına katılıyor. “Acaba benden sıkıldı mı?” “Yanlış bir şey mi söyledim?” “Beni eskisi kadar umursamıyor, uzaklaşıyor.”
“Başka biriyle mi konuşmaya başladı?”
Bir anda yalnızca mesajına cevap bekleyen biri olmaktan çıkıp, ilişkinin geleceğini birkaç dakika içinde çözmeye çalışan bir dedektife, zihin okuyan bir kahine dönüşebiliyoruz. Aslında çok tanıdık bir sahne, değil mi? Günümüzde ilişkilerin büyük kısmı mesajlaşma üzerinden ilerliyor. Her zaman karşıdakinin ses tonunu duyamıyoruz, yüz ifadesini göremiyoruz, göz temasını hissedemiyoruz. Elimizde çoğu zaman yalnızca mesajlar, birkaç kelime, bir görüldü bilgisi ve bazen de bir sessizlik oluyor.
Aslında bizi zorlayan şey çoğu zaman sessizliğin kendisi değil. Sessizliğe yüklediğimiz anlam oluyor. Çünkü olan şeye baktığımızda gerçek oldukça net: “Mesajıma cevap gelmedi.” Ama zihnimizin yazdığı senaryo çok daha farklı olabiliyor: “Beni artık istemiyor.”
Bu iki cümle arasında çok büyük bir mesafe var.
Zihnimiz belirsizlikten çok hoşlanmaz. Cevabı olmayan boşluklar, belirsizlikler beynimiz için rahatsız edicidir. Bir şey eksik kaldığında onu tamamlamak isteriz. Sorun şu ki beynimiz boşlukları her zaman gerçeklerle doldurmaz; çoğu zaman deneyimlerimize göre şekillenen çarpıtılmış düşüncelerimize göre doldurur. Gerçeği olduğu gibi değil, algıladığımız şekilde görürüz.
Çünkü zihnimiz bazen sakin anlarda bile çalışkan bir arı gibidir. Kimse ondan bir şey istememiştir ama o çoktan üç farklı ihtimal üretmiş, iki felaket senaryosu yazmış ve bir tanesinde ilişkiyi bitirmiştir bile. Oysa gerçek her zaman düşündüğümüz gibi olmayabilir. Düşündüğümüzden bambaşka olabilir. Belki telefonunu sessize almıştır. Belki trafik içindedir. Belki yoğun bir gün geçiriyordur. Belki de canı o an konuşmak istememiştir. Belki de gerçekten artık istemiyordur.
Ama kaygı devreye girdiğinde zihnimiz en masum açıklamaları değil, en tehdit edici olanları seçmeye daha yatkın olur. Çünkü duygularımız olaylara değil, olayların bizim için ne anlam ifade ettiğine göre oluşur. Bir mesajın geç gelmesi herkes için aynı anlamı taşımaz. Bir kişi yalnızca ‘yoğun bir gün geçiriyor’ diyip hayatına devam edebilirken, bir başkası ‘beni terk edecek’ diyip gününü kaygıyla devam ettirebilir.
İşte ilişkilerde yaşadığımız birçok zorlanma burada başlar. Bugünkü bir sessizlik, geçmişteki başka sessizlikleri harekete geçiriyor olabilir. Bağlanma örüntülerimiz, bakım verenimizle kurduğumuz bağlar, bugünkü ilişkilerimizde yakınlığı, mesafeyi, güveni ve kaygıyı nasıl deneyimlediğimiz hakkında bize çok şey söyler. Belki çocukken ihtiyaç duyduğumuzda birileri her zaman ulaşılabilir değildi. Belki duygularımız bazen görülmedi. Belki sevgi ve güveni sürekli hissetmek için çabalamamız gerektiğini öğrendik. Ve böylece büyüdüğümüzde ilişkilerdeki küçük belirsizlikler bile içimizde çok daha büyük bir alarm sistemini harekete geçirebildi.
Bazen yetişkin bedenimizin içinde kaygılı küçük bir taraf da bizimle birlikte mesaj bekliyor olabilir. Ve o taraf şöyle diyebilir: “Ya yalnız kalırsam?” “Ya sevilmezsem?”
”Bir şeyler yapmam gerek.”
O yüzden bazı insanlar sessizliği çok daha zor tolere eder. Bazıları cevap gelmeyince tekrar mesaj atmak ister. Bazıları sosyal medya kontrolüne başlar. Bazıları hiçbir şey belli etmez ama aklından yüz farklı ihtimal geçirir. Bazılarıysa “Ben yazmayayım, geri çekileyim” der.
Aslında herkes aynı şeyi arıyor olabilir, güvende hissetmek. İlişki içinde en temel ihtiyaçlarımızdan biri budur çünkü. Sevilmek kadar güvende hissetmek de isteriz. Ama bazen güveni karşı tarafın sürekli ulaşılabilir olmasına bağlarız. Oysa gerçek güven biraz farklı bir yerde oluşuyor. Gerçek güven, mesajın geç gelmesiyle hiç kaygı yaşamamak değildir. Gerçek güven, kaygı geldiğinde onunla ne yapacağını bilmektir. Kaygılandıran düşünceler geldiğinde bunu anlamlandırmaya alan tanımak, direkt harekete geçmeden önce süzgecimizden geçirmek gerekir.
“Şu an aklımdan geçen düşünce bir gerçek mi, yoksa bir korku mu?” “Bunun başka açıklamaları olabilir mi?”
“Şu an olan şey gerçekten bir reddedilme mi?”
Bu sorular bazen zihninimizin yazdığı hikayeyle gerçekte yaşanan arasındaki farkı görmemize yardımcı olabilir. Çünkü bazen zihnimiz şöyle der: “Kesin beni sevmiyor.” Gerçek ise şudur:
“Henüz cevap vermedi.”
İlişkilerde sessizlik olabilir. Bazen geç cevaplar gelebilir. Kişiler kendi alanlarına ihtiyaç duyabilir. Bu her zaman sevgisizlik anlamına gelmez.
“Şu an kaygılanıyorum. Ama kaygılanıyor olmam, düşündüğüm şeyin gerçek olduğu anlamına gelmiyor.” Kendimize şunu hatırlatmak gerekiyor, geç gelen her mesaj bir vedanın habercisi değildir. Aklımızdan geçen her düşünce gerçek değildir, sadece bir düşüncedir…


