Birçok insan, hayatının farklı dönemlerinde benzer özelliklere sahip kişilere ilgi duyduğunu fark eder. Kimi bireyler sürekli ulaşılmaz kişilere çekilirken, kimileri yoğun ilgi gösteren partnerleri tercih eder. Bazıları ise diğer insanlar tarafından bir noktalarıyla ilgi çeken insanları beğenir. Bazı bireyler sakin ve güven veren ilişkilere yönelirken, bazıları tutkulu fakat yıpratıcı ilişkilerin içinde kendini tekrar tekrar bulabilir. Bu durum akıllara şu soruyu getirir: ”Romantik partner seçiminde tekrar eden bir profil var mıdır?” Romantik çekim çoğu zaman spontane ve kontrol dışı bir süreç gibi görünse de, psikolojik açıdan değerlendirildiğinde geçmiş deneyimlerden, öğrenilmiş ilişki kalıplarından ve duygusal ihtiyaçlardan ciddi biçimde etkilenmektedir. Partner seçimi yalnızca kimi beğendiğimiz ile değil, kime neden çekildiğimizle de ilgilidir. Bu nedenle romantik tercihlerin altında yatan psikolojik mekanizmaları anlamak, bireyin ilişki dinamiklerini anlamasında önemli bir rol oynar.
2. Benzerlik ve Eş Seçimi
Romantik partner seçimini açıklayan en güçlü kuramlardan biri, bireylerin kendilerine benzer özellikler taşıyan kişilere yönelme eğilimidir. Literatürde bu durum benzerlik temelli eş seçimi kavramı ile açıklanmaktadır. Bu yaklaşım, bireylerin özellikle değerler, eğitim düzeyi, sosyokültürel yapı, yaşam tarzı, kişilik özellikleri ve dünya görüşü bakımından benzer partnerlerle ilişki kurma olasılığının daha yüksek olduğunu ileri sürmektedir. Benzerlik etkisi, yalnızca yüzeysel bir ortak zevk meselesi değildir; aynı zamanda bilişsel uyum, öngörülebilirlik ve psikolojik güvenlik hissi ile ilişkilidir. Benzer tutum ve değerlere sahip bireyler, karşı tarafın davranışlarını anlamlandırmakta daha az bilişsel yük yaşamakta ve ilişki içerisinde daha yüksek düzeyde karşılıklı doğrulama deneyimlemektedir. Bu durum kişilerarası yakınlığı artırırken çatışma olasılığını da azaltabilmektedir.
Montoya, Horton ve Kirchner (2008) tarafından yürütülen kapsamlı çalışmada, kişilerarası çekim ile hem gerçek hem de algılanan benzerlik arasında pozitif ilişkiler saptanmıştır. Ancak araştırmacılar, algılanan benzerliğin romantik çekimi yordamada gerçek benzerlikten çok daha güçlü bir belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Bulgular; özellikle mevcut ilişkilerde gerçek benzerliğin çekim üzerindeki etkisinin azaldığını, buna karşın bireyin partnerini kendisine benzer algılamasının ilişkinin sürdürülmesinde ve çekimin korunmasında kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Kişilerarası çekimi şekillendiren benzerlik unsurları; değerler ve inanç sistemleri, kişilik özellikleri, eğitim ve sosyoekonomik düzey gibi yapısal faktörlerin yanı sıra yaşam tarzı, günlük alışkanlıklar, politik ve kültürel tutumları da kapsamaktadır. Montoya, Horton ve Kirchner’in (2008) çalışmasında vurgulandığı üzere, bu değişkenlerin bireyler tarafından algılanma biçimi, çekimin oluşmasında nesnel gerçeklikten daha belirleyici bir rol oynamaktadır.
Türkiye’de yapılan çalışmalar da benzer biçimde partnerler arasındaki psikolojik ve sosyodemografik uyumun ilişki doyumuyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle Sümer (2017) tarafından yürütülen çalışmalar; bağlanma örüntüleri ve partner uyumunun romantik ilişkilerin niteliği üzerinde belirleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca Şahin (2020) tarafından yapılan araştırmalarda da çiftler arasındaki benzerlik algısının ilişki memnuniyetiyle pozitif yönde ilişkili olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, romantik çekim yalnızca benzerlik ilkesiyle açıklanamamaktadır. Bazı bireyler, kendilerinden belirgin biçimde farklı özellikler taşıyan kişilere yönelmekte; bu noktada tamamlayıcılık hipotezi önem kazanmaktadır. Tamamlayıcılık yaklaşımına göre bireyler, kendi eksik veya zayıf gördükleri yönleri dengeleyecek partnerlere çekilebilirler. Örneğin; içe dönük bireylerin daha dışa dönük partnerlere yönelmesi ya da yüksek kaygı düzeyine sahip kişilerin, daha kontrolcü bireyleri güven verici olarak algılaması bu dinamikle ilişkilendirilmektedir.
Ancak bu seçimlerin önemli bir kısmı bilinçli tercihlerden ziyade; bireyin erken dönem ilişki deneyimleri, bağlanma örüntüleri ve psikolojik şemaları tarafından şekillenmektedir. Dolayısıyla romantik partner seçimi; yalnızca fiziksel çekicilik veya bireysel beğeniyle değil, aynı zamanda kişinin geçmiş deneyimlerinden oluşan duygusal ve bilişsel örüntülerle de yakından ilişkilidir.
3. Algılanan Benzerlik ve Bilişsel Süreçler
Romantik çekim yalnızca gerçek benzerliklerden değil, aynı zamanda bireyin partnerini nasıl algıladığından da etkilenmektedir. Araştırmalar, bireylerin çoğu zaman partnerlerini objektif olarak olduğundan daha fazla kendilerine benzer değerlendirdiklerini göstermektedir. Bu durum önceki başlıkta değindiğim üzere literatürde algılanan benzerlik kavramı ile açıklanmaktadır. Algılanan benzerlik; bireyin karşı tarafın değerlerini, düşünce biçimini, kişilik özelliklerini veya yaşam tarzını kendisine yakın hissetmesiyle ilişkilidir. İlginç biçimde, ilişkilerde çekimi artıran unsur her zaman gerçek benzerlik değil, bireyin zihinsel olarak kurduğu benzerlik algısıdır. Başka bir ifadeyle insanlar bazen gerçekten benzer oldukları için değil, birbirlerini benzer gördükleri için yakınlık hissedebilmektedir.
Bu durum bilişsel uyum ihtiyacı ile açıklanmaktadır. Bilişsel kuramlara göre bireyler, psikolojik olarak tutarlı ve uyumlu ilişkiler kurma eğilimindedir. Kendi değerleriyle uyumlu olduğunu düşündüğü bir partner; bireyde daha yüksek güven, aidiyet ve öngörülebilirlik hissi yaratmaktadır. Böylece ilişki içerisindeki belirsizlik azalmakta ve duygusal yakınlık güçlenmektedir. Murray, Holmes ve Griffin’in (2002) çalışmaları, romantik ilişkilerde pozitif illüzyonlar olarak adlandırılan bilişsel süreçlerin ilişki doyumunu artırabildiğini göstermiştir. Araştırmacılar, bireylerin partnerlerini çoğu zaman gerçekte olduklarından daha olumlu değerlendirdiklerini; bu idealize etme eğiliminin ise ilişkinin devamlılığı açısından koruyucu bir işlev görebildiğini belirtmektedir. Partnerini daha anlayışlı, daha benzer veya daha uyumlu algılayan bireylerin ilişkilerinde daha yüksek memnuniyet bildirdikleri bulunmuştur.
Bu bilişsel süreçler, romantik ilişkilerin tamamen nesnel değerlendirmeler üzerinden ilerlemediğini göstermektedir. Partner seçimi ve ilişki doyumu; bireyin geçmiş deneyimleri, bağlanma örüntüleri, beklentileri ve zihinsel yorumlama süreçleriyle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla romantik çekim yalnızca karşı tarafın özelliklerinden değil, bireyin o kişiyi nasıl anlamlandırdığından da etkilenmektedir.
4. Bağlanma Stilleri ve Partner Seçimi
Romantik partner seçimini açıklamada en güçlü kuramsal çerçevelerden biri Bağlanma Teorisi’dir. Bowlby’nin (1969) geliştirdiği bağlanma kuramına göre bireyin erken dönem bakım verenleriyle kurduğu ilişki, kişinin kendisi ve diğer insanlarla ilgili temel zihinsel temsillerinin oluşmasında belirleyici rol oynamaktadır. Ainsworth’un (1978) çalışmaları ise bu erken dönem ilişki örüntülerinin güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma biçimleri şeklinde organize olduğunu göstermiştir. Bağlanma kuramı daha sonra Hazan ve Shaver (1987) tarafından da yetişkin romantik ilişkilerine uyarlanmıştır. Araştırmacılar, çocukluk döneminde gelişen bağlanma örüntülerinin yetişkinlikteki romantik ilişkilerde de tekrar ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre bireyin yakınlık kurma biçimi, terk edilme korkusu, duygusal mesafe ihtiyacı ve partner seçimi büyük ölçüde bağlanma stilinden etkilenmektedir.
Kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde terk edilme korkusu, yoğun onay ihtiyacı ve ilişkide aşırı zihinsel uğraş daha sık görülmektedir. Bu bireylerin çoğu zaman duygusal olarak ulaşılması zor, tutarsız veya mesafeli partnerlere yöneldiği belirtilmektedir. İlişki içerisindeki belirsizlik, kaygılı bağlanan bireylerde yoğun duygusal aktivasyon yaratabilmektedir. Kaçıngan bağlanma örüntüsüne sahip bireyler ise yakınlık kurma konusunda daha kontrollü ve mesafeli davranabilmektedir. Bu kişiler çoğu zaman yoğun duygusal yakınlık gerektiren ilişkilerden kaçınmakta, bağımsızlık ihtiyacını ön planda tutmaktadır. Bu nedenle daha mesafeli ilişki dinamiklerine veya duygusal erişilebilirliği düşük partnerlere yönelme eğiliminde olabilmektedirler.
Güvenli bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde ise hem yakınlık kurabilme hem de bireyselliği sürdürebilme kapasitesi daha dengeli görünmektedir. Güvenli bağlanan bireylerin ilişkilerde daha yüksek duygu düzenleme becerileri gösterdiği, çatışmaları daha işlevsel yönettiği ve ilişki doyumlarının daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Bağlanma stilleri yalnızca partner seçimini değil, aynı zamanda ilişki doyumu, kıskançlık düzeyi, çatışma çözme biçimi ve ilişkisel güven algısını da etkilemektedir. Türkiye’de yapılan çalışmalar da benzer biçimde bağlanma örüntülerinin romantik ilişkilerin niteliği üzerinde belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Sümer’in çalışmaları bağlanma stillerinin yakın ilişkilerde duygu düzenleme ve ilişki doyumu ile ilişkili olduğunu ortaya koyarken, Sadıklar ve Boyacıoğlu’nun (2018) araştırmaları bağlanma örüntülerinin romantik kıskançlık ve çatışma yönetimi ile anlamlı ilişkiler gösterdiğini bildirmektedir. Bu bulgular, romantik partner seçiminin yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmadığını; bireyin erken dönem ilişki deneyimleri ve duygusal bağlanma örüntüleri tarafından da şekillendiğini göstermektedir.
5. Erken Dönem Şemalar ve Partner Seçimi
Romantik ilişkileri açıklamada önemli yaklaşımlardan biri de Şema Terapi modelidir. Young, Klosko ve Weishaar’ın (2003) geliştirdiği bu modele göre bireyler, çocukluk ve ergenlik dönemindeki duygusal deneyimlerine bağlı olarak belirli bilişsel ve duygusal örüntüler geliştirmektedir. Erken dönem uyumsuz şemalar olarak tanımlanan bu yapılar; bireyin kendisi, diğer insanlar ve ilişkiler hakkındaki temel inançlarını oluşturmaktadır. Şemalar genellikle çocukluk döneminde temel duygusal ihtiyaçların yeterince karşılanmaması sonucunda gelişmektedir. Güvenli bağlanma, koşulsuz kabul, duygusal destek, tutarlılık ve korunma gibi ihtiyaçların ihmal edilmesi; bireyin ilişkilerle ilgili olumsuz içsel temsiller geliştirmesine neden olabilmektedir. Bu şemalar, yetişkinlikte yalnızca düşünce biçimlerini değil, romantik partner seçimini ve ilişki içerisindeki davranış örüntülerini de etkileyebilmektedir.
Young ve arkadaşlarına (2003) göre özellikle terk edilme, değersizlik ve güvensizlik şemaları romantik ilişkilerde tekrar eden döngüler oluşturabilmektedir. Terk edilme şeması olan bireyler, ilişkilerde yoğun kaybetme korkusu yaşayabilmekte ve çoğu zaman tutarsız veya erişilmesi zor partnerlere yönelebilmektedir. Değersizlik şeması, bireyin sevilebilir olmadığına dair temel bir inanç geliştirmesine neden olabilmekte; bu durum kişinin eleştirel veya duygusal olarak yetersiz partnerleri normalleştirmesiyle sonuçlanabilmektedir. Güvensizlik şeması ise bireyin diğer insanlardan zarar görme beklentisini artırabilmekte ve yakın ilişkilerde yoğun kontrol ihtiyacı, kıskançlık veya kaçınma davranışlarıyla ilişkili olabilmektedir.
Şema kuramına göre bireyler çoğu zaman bilinçdışı biçimde çocuklukta tanıdık gelen ilişki dinamiklerini yeniden üretme eğilimindedir. Bu nedenle


