Hiç durup dururken kendinize “Ben şu an ne hissediyorum?” diye sorduğunuz oldu mu? Bazen insan bir duygunun içinde olduğunu fark eder ama onu tanımlayamaz. Mutlu mu, huzursuz mu, yoksa sadece yorgun mu olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Çoğumuz için bu tür anlar geçicidir; yoğun bir günün ya da stresli bir dönemin yan etkisi gibidir. Ancak bazı insanlar için bu belirsizlik gelip geçmez. Duygular hissedilir ama isimlendirilmez; iç dünyada bir şeyler olur fakat kelimelere dökülemez. İşte bu noktada şu soru anlam kazanır: Bazı insanlar ne hissettiklerini anlatmakta neden bu kadar zorlanır? Bu sorunun cevabı, aleksitimi kavramında karşılığını bulur.
Aleksitimi kavramı ilk olarak Sifneos tarafından “duygular için söz yokluğu” şeklinde tanımlanmıştır (Dereboy, 1990). Bu tanım, aslında kavramın özünü oldukça sade bir biçimde özetler. Aleksitimi, bireyin duygularını fark etme, adlandırma, birbirinden ayırt etme ve bunları sözel olarak ifade etme süreçlerinde yaşadığı güçlükleri kapsar. Burada önemli olan nokta, duyguların tamamen yokluğu değildir. Aleksitimik özellikler gösteren bireyler duygular yaşar; ancak bu duygular zihinsel olarak netleşmez ve dile dökülemez. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında, kimi zaman duygusuzmuş ya da tepkisizmiş gibi algılanabilirler.
Bu algının yanıltıcı olduğu çeşitli araştırmalarla ortaya konmuştur. Aleksitimik özellikler taşıyan bireyler düşünebilir, dili kullanabilir ve davranışlarda bulunabilirler; ancak duyguları ile düşünceleri arasında anlamlı bir bağ kurmakta zorlandıkları gözlenmektedir. Duygular zihinsel süreçlere yeterince eşlik edemediğinde, içsel deneyim karmaşık ve anlaşılması güç hâle gelir. Bu durumun bireyin hem kendi iç dünyasında hem de sosyal ilişkilerinde çeşitli sorunlara yol açabildiği belirtilmektedir (Atasoy, 2002). Başka bir ifadeyle, sorun hissetmemekte değil; hissedileni anlamlandıramamaktadır.
Peki bu durum günlük yaşamda nasıl kendini gösterir? Aslında aleksitimiyi fark etmek her zaman kolay değildir. Çünkü duyguları karıştırmak ya da ifade etmekte zorlanmak zaman zaman herkesin yaşayabileceği bir deneyimdir. Bu nedenle aleksitimiden söz edebilmek için yaşanan güçlüklerin sürekli hâle gelmesi, farklı yaşam alanlarında tekrar etmesi ve kişinin kendisini ya da ilişkilerini anlamasını belirgin biçimde zorlaştırması gerekir. Böyle durumlarda bireyler duygularını tarif etmeye çalışırken uygun kelimeleri bulmakta zorlanabilir.
Aleksitimik özellikler gösteren kişilerin, hislerini anlatırken sıklıkla “rahat” ya da “rahatsız” gibi genel ve yüzeysel ifadeler kullandıkları belirtilmektedir. Kendilerine ne hissettikleri sorulduğunda şaşkınlık yaşayabildikleri ve duygusal deneyimler yerine bedensel yakınmaları daha sık dile getirdikleri gözlemlenmiştir (Erden, 2005).
Bu noktada duyguların bedenle konuştuğunu söylemek yanlış olmaz. Bazı insanlar için duygu, kelimelerle değil; mide kasılması, göğüste baskı, baş ağrısı ya da genel bir huzursuzluk hissiyle ortaya çıkar. Bir olay yaşandığında “kırıldım” ya da “öfkelendim” demek yerine, “midem sıkıştı” demek daha tanıdık gelir. Duyguların konuşulduğu ortamlarda ise kişi kendini ifade etmekte zorlanabilir, geri çekilmiş ya da yetersiz hissedebilir. Bu durum çevre tarafından çoğu zaman yanlış yorumlanır ve kişi “soğuk”, “mesafeli” ya da “ilgisiz” olarak etiketlenebilir. Oysa burada söz konusu olan, duygusal farkındalık becerisindeki sınırlılıktır.
Aleksitiminin nedenlerine bakıldığında ise tek bir açıklamanın yeterli olmadığı görülür. Çoğu zaman birden fazla etken bir araya gelerek bu duruma zemin hazırlar. Özellikle çocukluk döneminde duyguların konuşulmadığı, ifade edilmediği ya da görmezden gelindiği aile ortamlarında yetişen bireyler, duygularını tanımayı öğrenme fırsatı bulamayabilir. Travmatik yaşantılar da bu süreçte önemli bir rol oynar. Zihin, kendini korumak amacıyla duygusal tepkileri bastırabilir ve zamanla bu bastırma kalıcı bir örüntüye dönüşebilir.
Bu bağlamda aleksitimi, “duyguların afazisi” olarak tanımlanmıştır. Bu yaklaşımın temelinde, limbik sistem ile neokorteks arasındaki bağlantıdaki işlevsel aksaklıkların yer aldığı belirtilmektedir. Bu aksaklık, duygu ve düşüncenin bütünleşmesini zorlaştırmakta; bireyin kullandığı dilin duygusal içerikten yoksun, ayrıntı ağırlıklı bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır (Sifneos, 1996). Ayrıca depresyon ya da somatizasyon gibi psikolojik durumlar aleksitimiyle birlikte görülebilir ve süreci daha karmaşık hâle getirebilir. Aile ortamının etkisi de bu noktada önemlidir. Çocuğun model aldığı aile bireylerinin duygularını ve düşüncelerini sözel yollarla ifade etmek yerine bedensel belirtilerle dışa vurduğu aile ortamlarında yetişen çocuklarda, aleksitimik özelliklerin görülme olasılığının arttığı bildirilmektedir (Stoudemire, 1991). Tüm bu nedenler bir arada değerlendirildiğinde, aleksitimi bir kusur değil; kişinin yaşam öyküsü içinde şekillenen duygusal bir farklılık olarak ele alınmalıdır.
Sonuç olarak, aleksitimide duyguların tamamen yokluğundan değil, duygularla kurulan ilişkinin sınırlılığından söz etmek gerekir. Bu nedenle değişim, duyguları “bir anda anlamaya çalışmak” yerine, onlarla yavaş ve güvenli bir temas kurmakla başlar. Günlük yaşamda duyguları basit kelimelerle adlandırmaya çalışmak, yaşanan olayların ardından “bu bana ne hissettirdi?” sorusunu sormak ve kısa notlar almak, duygu düzenleme becerisini artıran ilk adımlar olabilir. Bedensel duyumları takip etmek de bu süreçte önemli bir ipucu sunar; çünkü çoğu zaman beden, henüz söze dökülemeyen duyguları taşır.
Bu adımları destekleyen mindfulness, yani bilinçli farkındalık yaklaşımı, dikkatin isteyerek ve yargılamadan içinde bulunulan ana yöneltilmesini temel alır. Mindfulness, düşünceleri, duyguları ve bedensel hisleri değiştirmeye çalışmadan olduğu hâliyle gözlemlemeyi; geçmişe takılmadan ya da geleceğe dair senaryolara kapılmadan “şu anda bende ne oluyor?” sorusuna açık bir dikkatle yaklaşmayı mümkün kılar. Böylece duygular zorlanmadan fark edilir, adlandırma becerisi zamanla güçlenir.
Tüm bu bireysel çabaların yanında psikoterapi, kişinin duygusal dünyasını güvenli bir ilişki içinde keşfetmesine olanak tanıyarak bu becerilerin kalıcı hâle gelmesine katkı sağlar. Küçük ama düzenli adımlar, zamanla duyguların bulanık haritasını netleştirebilir. Aleksitimi bir kusur değil, geliştirilebilir bir beceri alanıdır; duygusal farkındalık ise öğrenilebilir bir süreçtir. Bazen bu sürecin ilk adımı, sadece durup hissetmeye alan açmaktır.
Kaynakça
Atasoy, A. S. (2002). Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma ve yeniden işlemenin (EMDR) üniversite öğrencilerinin aleksitimik özellikleri üzerine etkisi (Yayımlanmamış doktora tezi). Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü.
Dereboy, İ. F. (1990). Aleksitimi: Bir gözden geçirme. Türk Psikiyatri Dergisi, 1.
Erden, D. (2005). Farklı yetişme koşullarının aleksitimi, depresyon ve psikiyatrik belirtilerle ilişkisi. Klinik Psikiyatri Dergisi, 8(2), 60–66.
Sifneos, P. E. (1996). Alexithymia: Past and present. The American Journal of Psychiatry, 153(7), 137.
Stoudemire, A. (1991). Somatothymia: Parts I and II. Psychosomatics, 32(4), 365–381.


