Bir anda kendini savunurken hayır ben haklıyım derken bulduğun oldu mu? Neyi savunduğunu kendinle neden vicdan pazarlığına girdiğini düşündün mü? Bazen insan, yaptığı şeyi savunmaz aslında. Onu… yeniden tanımlar. Yanlış olduğunu bildiği bir davranışı, zihninde önce yumuşatır. Keskinliğini alır, nedenler ekler, şartları hatırlar. Ve bir süre sonra o davranış, eskisi kadar “yanlış” görünmemeye başlar. Tanıdık bir his, değil mi?
Birine kırıcı bir söz söylendiğinde, ya da yanlış olduğunu bildiğin bir davranış sergilediğin zihninde dolanan o ses: “Zaten bunu hak etmişti” ya da trafikte yapılan küçük bir ihlalden sonra kurulan cümle: “Kimseye zarar vermedim ki”, “Acelem olmasa geçmezdim”. İşte tam o anda, fark edilmeden işleyen bir süreç vardır: Ahlaki uzaklaşma.
Psikoloji literatüründe uzun süredir ele alınan bu kavram, bireyin kendi etik, yasal kurallarıyla, standartlarıyla çelişen davranışlarını içsel bir kavgaya dönüştürme en doğrusu gibi sürdürebilmesini açıklar. İnsan, kendini “iyi” biri olarak görmek ister. Ancak davranışları bu görüntüyle ya da rolle örtüşmediğinde ortaya bir gerilim çıkar. Bu gerilimle baş etmenin yolu ise çoğu zaman davranışı değiştirmek değil, onu zihinde yeniden şekillendirmektir. Bir anlamda, içimizde sessiz bir yargıç çalışır. Savunur, gerekçelendirir, hafifletir. Ama genelde ceza vermez.
Bazen yapılan davranış daha büyük bir amaca hizmet ediyormuş gibi anlatılır. “Onun iyiliği için söyledim” cümlesi, kırıcı bir sözün üzerini örter ne kadar masum pembe bir davranış dimi? Bazen sorumluluk dağıtılır; kalabalığın içinde erir gider bireysel yük. “Herkes yapıyordu” demek, vicdanı rahatlatmanın en kolay yollarından biridir. Ve kimi zaman da karşıdaki kişi, zihinde küçültülür. Onun duyguları, değeri, hatta hakları bile arka plana itilir. “O kim ki ben bilirim ve onun için en güvenli yolu seçtim”. Bu süreçlerin hiçbiri yüksek sesle gerçekleşmez. Sessizdir. İçseldir. Ve çoğu zaman fark edilmez.
Günlük yaşamın sıradan anlarında ne kadar sık ortaya çıktığını düşünmek bile şaşırtıcıdır. Özellikle trafik gibi hızlı kararların verildiği ortamlarda, bu mekanizmanın izleri daha görünür hâle gelir. Kırmızı ışıkta geçen bir sürücü, yaptığı ihlali inkâr etmez çoğu zaman. Sadece onu yeniden tanımlar: “Zaten yol boştu.” Bu küçük yeniden tanımlama, davranışın ahlaki boyutunu silikleştirir.
Tam da bu noktada, bireysel davranışlarla öğrenilmiş değerler arasındaki bağ dikkat çeker. Çünkü insan, yalnızca o anın koşullarıyla hareket etmez; geçmişten getirdiği tutumlarla da şekillenir. Özellikle aile ortamında öğrenilen sınırlar, kurallar ve sorumluluk anlayışı, kişinin bu tür durumlarda nasıl tepki vereceğini belirleyebilir. Kuralların esnetilebilir olduğu bir ortamda büyüyen birey için, ihlalleri meşrulaştırmak daha kolay hâle gelebilir. Buna karşılık, sorumluluk duygusu vurgulandığı bir yetiştirilme tarzı, bireyin kendi davranışlarını sorgulamasını daha olası kılar.
Yani mesele yalnızca “o an” değildir. Mesele, o ana gelene kadar öğrenilenlerdir. Ama meselenin farkında olan insanlar diğer insanları maruz bıraktığı etik haksızlık ve görülmemesi temasını daha iyi kavrar bu da genelde içindeki ahlaki vicdanın (yargıç) daha iyi çalışması daha doğru anlaması ve daha doğru karar vermesi ile oluşuyor. Örneğin yine trafikten bahsedersek yaya geçidinin niçin olduğunu bilen neden var olduğunu anlayan bu iç yargıç acelem var deyip yolu yayaların elinden almaz ve sabırla sahibi olan yayaların geçmesini bekler. Bu tür insanlar dönüp baktığında muhtemel hiç bir hata yapmadığı için hatlarını görmezden gelme ve yok saymaya çalışan o sesi duyamaz.
Ahlaki uzaklaşma, kısa vadede bireyi suçluluk duygusundan korur. Ancak uzun vadede daha büyük bir riski beraberinde getirir: değerlerle davranışlar arasındaki mesafenin giderek açılması. Bir kez esneyen sınırlar, zamanla daha kolay esnemeye başlar. Ve bir noktadan sonra, kişi artık kendini ikna etmek için daha az çaba harcar. Belki de en çarpıcı olan şudur: İnsan, başkalarını ikna etmekte zorlanabilir… ama kendini ikna etmekte neredeyse hiç zorlanmaz. Bu kararı vermeye hazır yargıç zaten içerisindedir. E peki ne olacak bundan sonra?
Bu noktada farkındalık devreye girer. Kendi düşüncelerini yakalayabilmek, o içsel savunma mekanizmasını fark edebilmek önemli bir adımdır. “Şu an gerçekten haklı mıyım, yoksa sadece kendimi mi rahatlatıyorum?” sorusu, çoğu zaman düşündüğümüzden daha güçlüdür. Bir diğer önemli adım ise empati kurabilmektir. Karşıdaki kişinin deneyimini gerçekten anlamaya çalışmak, onu bir “durum” değil bir “insan” olarak görebilmek… Ahlaki uzaklaşmanın etkisini zayıflatır. Çünkü insanı insan olarak gördüğümüzde, yaptıklarımızı açıklamak zorlaşır.
Sonuçta, ahlaki uzaklaşma tamamen ortadan kaldırılabilecek bir mekanizma değildir. Zihnin kendini koruma yollarından biridir. Ancak kontrolsüz bırakıldığında, bireyin kendi değerlerinden uzaklaşmasına neden olabilir. Ve belki de en önemli soru şudur: Yaptığımız şey gerçekten doğru mu? yoksa biz onu doğruymuş gibi anlatmayı mı seçiyoruz?
Bu noktada topu siz okurlara atıyorum. Eğer biz doğru olanı yaptıysak ve gerçekten bu kimseye zarar vermediyse neden ahlaki ikilemlerde kalıyoruz eğer bu yaptığımız yanlışsa ve mutlak doğru varsa neden kendimizi rahatlatmaya kendimizi kandırmaya çalışıyoruz??


