Çocukluğunu sırtına alıp evin “büyüğü” olmaya zorlanan çocukların görünmez yaralarına bir bakış.
Hemen hemen her çocuk istemediği şeyler yaşar ama en zoru, anne baba rolünü üstlenmek zorunda bırakılmasıdır. Çocuk; oyun oynaması, keşfetmesi, hata yapması gereken yaşlarda birden evin “büyüğü” olur, duygusal yükleri sırtlanır, krizleri yatıştırır, kendi ihtiyaçlarını ise görünmez bir rafa kaldırır. Bu yazıda, çocukluğunu erken bırakmak zorunda kalan ve “anne-babalık” yapan çocukların iç dünyasını, psikolojik sonuçlarını ve bugün yetişkinlikte taşıdıkları görünmez yaraları ele alacağız.
Psikolojide bu durum parentifikasyon ya da ebeveynleşmiş çocuk olarak adlandırılır. Yani çocuk, aile sisteminde kendine ait olması gereken “çocuk” rolünden çıkar, duygusal ya da pratik anlamda ebeveynlik görevlerini devralır. Kimi zaman annesinin sırdaşı, babasının terapisti, kardeşlerinin bakıcısı olur; kimi zaman da evin maddi sorumluluklarını erken yaşta omuzlar. Dışarıdan bakıldığında “çok olgun”, “akıllı”, “güçlü” görünen bu çocuklar, aslında içeride derin bir yalnızlık ve görülmeme duygusuyla baş başadır.
Aile Neden Çocuğu Ebeveyn Yerine Koyar?
Hiçbir çocuk durup dururken ebeveynleşmez; çoğu zaman bunun arkasında bir krizin, eksik bir yetişkinin ya da sınırları zayıf bir aile yapısının izleri vardır. Ebeveynlerden birinin hastalığı, kaybı, ayrılık, göç, ekonomik zorluklar, bağımlılık öyküleri ya da duygusal açıdan çocuğuna ebeveynlik edememesi, çocuğu fark edilmeden “yedek ebeveyn” koltuğuna oturtabilir. Bu noktada sorun, çocuğun ailesine yardım etmesi değil; yardım ederken kendi çocukluk hakkından, duygusal ihtiyaçlarından ve sınırlarından vazgeçmek zorunda kalmasıdır.
Susan Forward ve Craig Buck, Zor Bir Ailede Büyümek adlı kitaplarında, dengeli ve sağlıklı ebeveynlerin çocuklara karşı temel sorumluluklarını beş başlıkta toplar. Başarılı ebeveynlerin:
-
Çocuklarının fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaları,
-
Çocuklarını fiziksel zarara karşı korumaları,
-
İhtiyaç duydukları sevgi, ilgi ve şefkati sağlamaları,
-
Çocuklarını duygusal zararlara karşı korumaları,
-
Çocuklarına ahlaki değerler edinmeleri konusunda yol göstermeleri
beklenir.
Bu temel görevler yerine getirilemediğinde, ortaya çıkan boşluk çoğu zaman çocuk tarafından doldurulmaya çalışılır; işte ebeveynleşme döngüsü tam da burada başlar.
Dayanılmaza Dayanmak
Eksiklikleri ve hataları örtbas etmeye çalışan çocukların yetişkinlikte birtakım örüntüler geliştirmeleri kaçınılmazdır. Farklı zorluklar ve ruhsal sorunlarla boğuşan anne babaların çocukları olmak, ileride farklı kişilik yapılanmalarına zemin hazırlar.
Örneğin, Forward ve Buck’ın sözünü ettiğimiz kitabında, alkolik anne babaları olan çocukların “her şey normalmiş gibi davranmak” zorunda bırakıldığından bahsedilir. Bu “normal aile” oyunu, çocukta çok derin yaralar açar; çocuk kendi duygularını ve gözlemlerini inkâr etmeyi öğrenir, ne düşündüğü ve ne hissettiği konusunda sürekli yalan söylemek zorunda kalır. Böyle bir zeminde sağlıklı ve güçlü bir özgüven geliştirmesi neredeyse imkânsız hâle gelir. “Ağzından bir şey kaçırma” korkusu, onu kalabalıklardan çok yalnızlığı tercih etmeye iter. Ancak bu yalnızlık, paradoksal bir şekilde, ailesinin içinde bulunduğu bataklığa daha da saplanmasına yol açar; çünkü dışarıda kendini güvende hissedebileceği, gerçekten görüldüğü bir alan bulamaz.
Alkolik anne babaların çocukları, “dayanılmaza dayanma” konusunda olağanüstü bir tolerans geliştirirler. Bu nedenle yetişkinlikte de mutsuz ve yıpratıcı ilişkilere katlanma eğilimleri yüksek olur; acıya ve tatminsizliğe tahammül, onlara tanıdık ve “normal” gelmeye devam eder.
Ebeveynleşmiş Çocuğun İç Dünyası
Ebeveynleşmiş çocuk, çoğu zaman fark etmeden şu kuralı geliştirir: “Güçlü olmak zorundayım.” Evde duygusal ya da davranışsal olarak zorlanan bir anne-baba olduğunda, çocuk kendisini ailenin “dayanak noktası” gibi hissetmeye başlar. Ağlamaya, korkmaya, öfkelenmeye hakkı varmış gibi değil; kriz çıktığında toparlaması gereken kişiymiş gibi yaşar. Bu da zamanla, duygularını bastırmayı, incindiğini belli etmemeyi ve ihtiyaçlarını geri plana atmayı öğrenmesine yol açar.
Bu çocukların iç dünyasında suçluluk, utanç, kaygı ve yalnızlık sık görülen duygulardır. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmek istediklerinde “bencilim”, “anneme/babama yük oluyorum” hissiyle geri adım atabilirler. Dışarıdan bakıldığında olgun, uyumlu ve sorunsuz görünürler; oysa içlerinde derin bir yalnızlık ve kimsenin fark etmediği bir yorgunluk taşırlar.
Zamanla bu deneyim, kendileriyle ilgili temel bir inanca dönüşür: “Ben önemli değilim, yeter ki onlar iyi olsun.”
Bu şema, yetişkinlikte ilişkileri de şekillendirir. Partnerlerine, arkadaşlarına, iş ortamına fazlasıyla verici, fedakâr ve “idare eden” bir yerden yaklaşabilirler. Kendi sınırlarını korumakta zorlanır, hayır demeyi bencillik gibi algılayabilir, kendi ihtiyaçlarını ifade ettiklerinde yoğun suçluluk hissedebilirler. İç sesleri çoğu zaman şuna benzer: “Ben hallederim, yeter ki kimse üzülmesin.” Böylece çocuklukta başlayan bu görünmez ebeveynlik rolü, yaşam boyu süren bir kendini geri çekme ve başkalarını önceliklendirme döngüsüne dönüşebilir.
İyileşme ve Yeniden Çocuk Olabilmek
Ebeveynleşmiş bir çocuk olarak büyümek, geçmişi değiştiremez ama bugünle kurulan ilişkiyi dönüştürmek mümkündür. İyileşme çoğu zaman, önce bu dinamiği fark etmekle başlar: “Ben çocukken aslında neyi üstlendim? Kimin duygusunu, kimin yükünü taşıdım?” Bu sorular, suçlayıcı değil; aksine anlamaya ve özgürleştirmeye yönelik sorulardır. Terapi süreci, kişinin bu görünmez rolü adlandırabildiği, kendini ilk kez yargılamadan görebildiği güvenli bir alan sunar.
Bu noktadan sonra en önemli adımlardan biri, sınır koymayı yeniden öğrenmektir. Çocukken “hayır” deme hakkı elinden alınan kişi, yetişkinlikte de çoğu zaman otomatik olarak “evet” demeye koşullanır. Oysa iyileşme, başkalarını tamamen hayatından çıkarmak değil; kendi duygularına da en az onlar kadar yer açabilmektir. Hayır demek, geri çekilmek, dinlenmek, bir ilişkiye ara vermek, kendi ihtiyacını dile getirmek bencillik değil, sağlıklı bir benlik inşasının parçasıdır. Bu süreçte suçluluk duygusuyla çalışmak, “Benim de ihtiyaçlarım önemli” cümlesine yavaş yavaş alışmak gerekir.
Bütün bunların kalbinde ise kendine şefkat vardır. Ebeveynleşmiş çocuk, genellikle kendine çok sert, başkalarına ise aşırı anlayışlıdır. Kendi yorgunluğunu, kırgınlığını, öfkesini “abartı” sayar; başkalarınınkini ise haklı görür. İyileşme, içimizdeki o küçük çocuğun sesini yeniden duymayı, “Ben de yoruldum, ben de ağladım, ben de korktum” diyebilmesini içerir. Bireyin çocukluğuna uzanan bu içsel yolculuk, geçmişi silmez ama bugünü daha anlaşılır ve taşınabilir kılar.
Belki bu satırları okurken, kendinizde ya da tanıdığınız birinde bu örüntülerin izlerini fark ettiniz. Bu fark ediş, tek başına küçümsenmeyecek bir adımdır. Çünkü çocukluğunda anne-baba rolünü üstlenmek zorunda kalan herkes, yetişkinlikte kendi hayatının ebeveyni olmayı hak eder. Bu kez başkalarını değil, önce kendini koruyan, kollayan, duyan bir ebeveyn olabilmek ve belki de en önemlisi, içindeki çocuğun elini tutup ona şunu söyleyebilmek:
“Artık yalnız değilsin, bundan sonrasını birlikte taşıyabiliriz.”


