Bağımlı bir zihin inşa etmek için yalnızca kana karışacak somut bir maddeye, dumanlı bir odaya ya da belirgin fiziksel semptomlara mı ihtiyaç vardır? Bağımlılık, bireyin bir maddeye ya da davranışa karşı zamanla güçlü bir bağlılık geliştirmesi ve bu durumun yaşamını olumsuz etkilemesine rağmen kontrol etmekte zorlanması olarak tanımlanmaktadır. Ancak günümüzde düşünülenin aksine bağımlılık yalnızca madde kullanımıyla sınırlı kalmamaktadır. Modern çağ, bizi tamamen farklı, görünmez ve yasal bir bağımlılık türüyle tanıştırdı: Davranışsal bağımlılıklar. Bu bağımlılıklar, teknoloji, sosyal medya ve dijital platform kullanımı, oyun, alışveriş hatta birey bağımlılığı gibi davranışsal alanlarda kendini göstermektedir. Bu bağımlılıklarda damarlarımıza nüfuz eden kimyasallar yok; bunun yerine susmayan bildirim sesleri, bitmek bilmeyen ‘kaydırma’ (scroll) hareketleri ve dijital sepetlere eklenen sanal ürünler bulunmaktadır. Peki, ortada bir ‘madde’ yokken beynimiz nasıl oluyor da aynı yıkıcı ödül döngüsünün içine hapsoluyor?
Amerikan Psikoloji Derneği (APA) ve benzeri otoriteler, davranışsal bağımlılıkların nörobiyolojik altyapısının madde bağımlılığı ile şaşırtıcı derecede benzer çalıştığını ortaya koymaktadır. Özellikle dijital oyunlar ve sosyal medya platformları, zihinsel modellerimizi ve algısal süreçlerimizi yönlendirmek üzere özel olarak kurgulanmıştır. ‘Değişken aralıklı ödül tarifesi’ (variable reward schedule) adı verilen bir psikolojik prensip sayesinde, bir sonraki videonun veya beğeni bildiriminin ne zaman geleceğini bilememek, beyindeki dopamin salınımını zirveye taşımaktadır. Biz sadece bir ekranı kaydırdığımızı sanırken, aslında kusursuzca tasarlanmış bir dijital ürünün bizi içeride tutma stratejisine yanıt veriyoruz. Sosyal platformların gündelik hayattaki ‘durma noktası’nı yok etmesi buna başlıca alan sağlamaktadır. Okunan bir şeyin sonuna gelinir, bir içecek bitebilir hatta gün geceye dönüp sonlanabilir; ancak teknoloji sonsuz bir kaydırma alanıdır. Sonsuz kaydırma ve otomatik oynatma, kişinin bilişsel karar verme anını engeller, böylece beynin prefrontal korteksini devre dışı bırakır ve kişi refleks olarak kaydırmaya devam eder. Bu bir iradesizlik değil, beyin arayüzünün gasp edilmesidir.
Bir uygulamayı açtığınızda bildirimlerin hemen yüklenmemesi, bir yazılım hatası değil, aksine bilinçli olarak kurulan bir yazılımdır. Bu, kullanıcının zihnindeki beklentiyi üst düzeye taşımak için yapılan bir eylemdir. Bu saniyeler içinde beyin, bir kumar makinesinin kolları dönerken yaşanan heyecanın aynısını yaşamaktadır. Bu da nörobiyolojik altyapı benzerliğinin kullanıldığının en belirgin anlarından biridir.
Anlık sahip olma hazzıyla, fiziken ödemenin yerini tek tuşla satın alma kolaylığı dolayısıyla artan satın alma isteği de bu bağımlılıklardan biridir. İhtiyaçtan ziyade, satın alma eyleminin yarattığı dopamin patlaması sebebiyle durdurulamaz bir boyuta ulaşmıştır. İnsanların fiziksel hayattan alamadığı mutluluğu bir sanal platformdan alması bu durumu daha da artırmaktadır. Alışverişin, bir kontrol sağlama ve duygusal boşluğu hızlıca doldurma aracı olarak kullanılması, her ne kadar duygusal anlamda yıpranma ve gerçek hayatta belirsizlik sağlasa da verdiği anlık haz her şeyi geri planda bırakabilmektedir. Bu bağımlılığın bir diğer sebebi de insanların karşılaştırılmasıdır.
Leon Festinger’in Sosyal Karşılaştırma Kuramı, insanların kendi değerlerini belirlemek için kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslama eğiliminde olduklarını belirtmektedir. Sosyal medya, bu karşılaştırmayı asimetrik ve adaletsiz bir boyuta taşımaktadır. Kullanıcılar, kendi hayatlarının “kamera arkası” ile başkalarının hayatlarının özenle kurgulanmış “en iyi anlar fragmanını” (highlight reel) kıyaslamak zorunda kalmaktadır. Bu durum, sürekli bir FOMO (Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) ve yetersizlik hissi doğurur. Kişi, hissettiği bu mutsuzluktan kaçmak için ironik bir şekilde yine aynı platforma sığınır ve kaydırmaya devam eder; çünkü beyni anlık teselliyi orada bulmaya şartlanmıştır. Girdiğiniz herhangi bir ortamda ya da sosyal medya hesabında gördüğünüz kişilerle kendinizi kıyaslamanız oldukça olası bir durumdur. “Bende yokken onda neden var?” düşüncesi, bir sosyal ortamda kıyaslama yapılması veya daha üstün olma isteği de sizi sonu gelmez bir alışveriş isteğine itebilir.
Günlük hayatın kaosu ve belirsizliği karşısında, oyunların net kuralları olan, anında geri bildirim veren, dilediğiniz insanla dilediğiniz temasa girmenizi ve başarının şeffaf olduğu kapalı bir ekosistem sunması, bilişsel olarak, oyun içi sorunları çözmenin gerçek hayattaki sorunlarla yüzleşmekten daha “kolay” ve tatmin edici algılanmasına sebep olmaktadır. Oyun bağımlılığı günümüzde her yaş aralığına yayılmış durumdadır. Kimileri için bir eğlence olarak başlarken, kimileri için direkt bir kaçış olarak başlamaktadır. Orada sizi kimse tanımaz ve olmadığınız bir kişi gibi ya da olmak istediğiniz kişiymiş gibi davranabilirsiniz. Bu da farkında olmadan yarattığı rahatlık sayesinde sizi ekrana daha bağımlı hale getirebilir.
Bağımlılık kavramı artık sadece dumanlı odalarda veya kimyasal maddelerde değil; avuçlarımızın içindeki parlak ekranlarda, sanal sepetlerimizde ve bitmek bilmeyen “kaydırma” hareketlerimizde gizlenmektedir. Kısacası odak noktamız kullanıcının ‘zayıf iradesi’ değil, karşıdaki yapının insan zihnini görsel algıyı ve bilişsel süreçleri devasa veri setleriyle analiz edip onu ekrana kilitlemek üzere optimize edilmiş bir “dijital mimari” olması gerçeğidir. Bir noktada insan tercihi tamamen ortadan kalkar ve çağa ayak uydurma durumuna gelir. Çağ, sizi bunu kullanmaya zorunda bırakır. Çünkü yeni gelişen dünyada sadece keyfi alanlar değil, iş, okul hatta güvenlik önlemleri dahi buna uygun yapılmaktadır. Kullandığınız herhangi bir alanda çıkan reklamlar da bu çağa bir yönlendirme sayılabilir.
Peki, bunun çözümü nedir? Dijitali hayatımızdan tamamen silmek mi? Kesinlikle hayır; bu, günümüz dünyasında oldukça mantıksız ve zor bir durum olur. Yapmamız gereken şey, bilinçli ve ne istediğini bilen bireyler olmaktır. Bu sistemin nasıl çalıştığını anlamalıyız. Dijital yaşam karşısında pasif kalmamalıyız; neyi, neden hissettiğini bilen bilinçli bireyler haline gelmeliyiz. Ancak bu bilişsel farkındalığa ulaştığımızda dikkat çekici ve dağıtıcı unsurların hiçbirinin orada tesadüfen olmadığı fark edip kontrolü yeniden sağlayabiliriz.


