Sanatın ışığında aynamızı kırabilir miyiz, yoksa kırılmış aynamızın parçalarından yeni bir benlik inşa edebilir miyiz?
Bu sorunun ilhamı, Vahap Aydoğan’ın “sürreal biyografi” adını verdiği portreleri… Onun eserlerinde yüz, yalnızca bir tasvir değildir; her bir portre, insanın kendi içine açılan yolculuğuna dönüşür. Muriel Rukeyser’in sözünü hatırlatır bize: Evren atomlardan değil, hikâyelerden oluşur. Ve insanın hikâyesi, daha doğmadan başlar; başkalarının bakışıyla, ilgisiyle, hatta arzularıyla şekillenir.
Aydoğan’ın portrelerine baktığımızda gördüğümüz şey, yalnızca bir yüz değil, kırılmalarla dolu içsel evrenlerdir. Çünkü her hikâyenin içinde bir çatlak, bir kırılma saklıdır. İnsan dünyaya ilk adımını attığında, henüz kendisini bütünüyle tanımadan, bir başkasının gözünde kendi suretini bulmaya muhtaçtır.
Winnicott ve Gerçek Benlik – Sahte Benlik
İşte tam da burada Winnicott’ın gerçek benlik ve sahte benlik kavramları üzerinde durmak iyi olacaktır. Winnicott, sahte benlik ve gerçek benlik ayrımını “iyi anne” üzerinden açıklar. İyi anne bebeğin ihtiyaçlarına uyum sağladığında, bebek gerçek benliğini saklama ihtiyacı duymaz. İyi olmayan anne ise yeterince yanıt veremediğinde, bebek annesine uyum sağlamak için sahte bir benlik geliştirmek zorunda kalır.
Lacan ve Ayna Evresi – Benlik İnşası
Başka bir kuramsal çerçevede ise Lacan’ın ayna evresi karşımıza çıkar. Lacan’a göre bebek, yaklaşık 6 ile 18 ay arasında, henüz bedensel olarak koordinasyonsuz ve parçalı bir deneyim yaşarken, aynada gördüğü imgeyi bütün ve tamamlanmış bir benlik olarak algılar. Bu imge, bebeğe ilk kez “kendilik” hissi verir; fakat aynı zamanda yabancı bir dış görüntüye dayanır.
Böylece benlik, özünden çok bir yanılsama üzerinden inşa edilmeye başlanır. Lacan’a göre bu, narsisistik kırılmanın ve sonraki özdeşleşmelerin temelidir. Bebek ister dış dünyanın bakışıyla ister kendi algısıyla olsun, kendisine yabancı bir imgelem kurar; bu imge, gerçek kendiliğin üzerine gölge düşüren, yansıtıcı ama yanılsamalı bir ayna gibidir. İnsanın kendi benliğini inşa edebilmesi için bir noktada o aynanın çatlaması gerekir.
Narsisistik Kırılma ve Benliğin İnşası
İşte burada narsisistik kırılma devreye girer. Narsisistik kırılma, bireyin yarattığı sahte benlik algısını tehdit eden ve benlik saygısını sarsan olaylar karşısında yaşadığı ruhsal bir sarsıntıdır. İlk anda acı verici olsa da bu kırılma gerçek kendiliğin inşası için zorunlu ve kıymetli bir eşiği temsil eder.
Ötekinin arzusunda arzuladığımız kendimizi, yine ötekinin arzusunda kırarız. Beklentileri karşılayamamak, başarısız olmak, idealize edilen düzenin kusursuz bir parçası olamamak, aşağılanmak, yetersiz ya da değersiz görülmek, eleştirilmek… Bunların her biri, ilk anda inşa ettiğimiz sahte imgeye yönelmiş bir saldırı gibi görünür.
Bu yüzden böylesi deneyimler yıpratıcı, yorucu ve reddedici gelebilir. Fakat sahte imgemizi yıkmayı göze alabildiğimiz ölçüde, içeride saklı duran gerçek kendiliğimize yaklaşabilir ve daha önemlisi onu yaşatabiliriz.
Sanat ve Kırılmaların Dönüşümü
Vahap Aydoğan’ın (san_artt) eserlerindeki ince dokunuşlar da tam olarak bu sürecin izlerini taşır. Onun “görünenin ötesindeki portre” anlayışı, yalnızca bir yüzü resmetmez; sahte benlikten sıyrılıp yeniden doğuşun ve özgün bir kendiliğin inşasının ipuçlarını fırça darbelerine gizler.
Böylece her portre, bir kırılmanın ardından gelen yeni bir varoluşun sessiz tanığına dönüşür.
Fırçanın Darbesinden Yeniden Doğuşa
Her kırılma, aynı zamanda bir yeniden doğuş imkânı taşır. Ancak bu kırılmayı yalnızca bireysel boyutta değil, kollektif yapıda da yaşamakta zorlanıyoruz. Modern dünyada, bu kırılmayı sağlayacak acı çoğu zaman olumsuz bir şeymiş gibi algılanıyor; oysa insanı büyüten ve derinleştiren duygulara sırt çevirdikçe, kendimize de uzak düşüyoruz.
Acının ve hüznün yasaklandığı bir çağda, kendimize yabancılaşmamamız belki de zaten bir mucize olurdu. Hislerimizi bir bütün olarak kabul edememek, sürekli “daha iyi hissetmek” uğruna kendimizi kırbaçlamak, bizi nefessiz bırakan bir düzene sürüklüyor.
İşte tam bu noktada sanat, ruhumuza nefes aldıran; bizi hislerimize, yaralarımıza ve özümüze yaklaştıran bir alan olarak karşımıza çıkıyor.
Vahap Aydoğan’ın eserleri de yalnızca görsel bir deneyim değil; her fırça darbesinde bize aynalık yapan, iç dünyamızdaki çatlakları ve kırılmaları görünür kılan bir yolculuk sunuyor. Onun tablolarında acı ve hüzün yalnızca bir tema değil; aynı zamanda yeniden doğuşun, umut ve taze bir benliğin habercisi olarak renkler ve dokular aracılığıyla ifade ediliyor.
Gözlerimiz, Aydoğan’ın portrelerinde kendi kırılganlığımızı, sahte benlikten sıyrılışımızı ve gerçek kendiliğe yürüyüşümüzü yansıtıyor. Onun eserleri, ruhumuzu kırılganlığımızla birlikte ısıtan sessiz bir şefkat gibi duruyor; sanatın sarsıtıcı sıcaklığına sığınıyoruz.
Sonuç: Kırılmadan Doğan Gerçek Kendilik
Sonuçta, Evreni oluşturan her hikâyenin bir parçasıyız; yeniden doğuş, sahte imgemizin yıkımından geçer.
Kırık aynamızı kabul ederek ve şefkatle sarmalayarak kendimize döneriz. Görünenin ötesini görebildiğimiz ölçüde, narsisistik kırılma bize yol gösterir. Her acı ve her duygu, olduğu haliyle bize kılavuz olur.
Kırılmalarımız, hakiki benliğimizin ışığına ulaşmamızı sağlayan birer köprüye dönüşür. Çünkü insan, kendi hikâyesini ancak kırılmış aynasından yeniden kurabilir.
KAYNAKÇA
İnce, İ., & Kökrek, Z. (2024). Büyüklenmeci ve kırılgan narsizmin ego savunma mekanizmaları ve psikolojik rahatsızlıklar ile ilişkisinin incelenmesi. Çekmece Sosyal Bilimler Dergisi, 12(24), 1–16. https://doi.org/10.55483/cekmece.1439537
Sarısoy, G. (2016). Winnicott’ın gerçek benlik ve sahte benlik kavramlarının bir vaka ve terapi ilişkisi bağlamında incelenmesi. AYNA Klinik Psikoloji Dergisi, 3(1), 1–15.
https://www.lacanonline.com/2010/05/what-does-lacan-say-about-desire/?utm_source


