Yoğun bir günün akşamında yemeğini yerken masada sessizce oturan bir çifti düşünün. Görünürde hiçbir sorun yokken, ortamda değişik bir gerginliğin havası hissedilir. Sohbet kısa, bakışlar kaçamak… Çiftlerden birinin sesi yükselir ve öfkesini aktarır; diğeri de buna karşılık kendini suçlanmış hisseder ve savunmaya geçer. Dışarıdan bakıldığında bu tablo genellikle ilişkilerdeki iletişim problemlerinden biri gibi yorumlanabilir: “Birbirinizi dinlemiyorsunuz, yanlış kelimeler kullanıyorsunuz.”
Aslına bakarsak olay genelde konuşmamak değil, içimizde gerçekten ne hissediyoruz, ne yaşıyoruz bunun görülmüyor olmasıdır. İlişkilerde yaşanan birçok çatışma, kelimelerin eksik veya yanlış kullanılmasından değil; duygulara olan uzaklıktan doğar. Ağzımızdan çıkan kelimelerle hissettiğimiz duygular arasındaki mesafe arttıkça, ilişkilerimiz de karmaşıklaşır. Tam olarak bu noktada aradaki mesafeyi “duygusal körlük” olarak tanımlayabilmemiz mümkündür.
Duygusal körlük, ilişkilerde yalnızca kişisel bir mesele olmaz; aynı zamanda kültürel olarak da bir sorundur. “Güçlü olman gerek”, “Duygularını her zaman gösterme”, “Hassas olma” gibi kalıplarla büyüyen kişiler, yetişkinliğinde de hem kendilerinin hem de başkalarının duygularını okumakta zorluk yaşar, anlamlandıramazlar. Bu durumu yaşayan insanlar; görünürde konuşurken, arka planda birbirine dokunamayan insanlardır…
Duygusal Körlük Dediğimiz Şey Nedir?
Duygusal körlük, bireyin hissettiği en temel duygusunu fark edememesi ve görünürdeki duyguya takılı kalmasıdır. Mesela kişi “çok öfkeliyim” derken derinlerinde hayal kırıklığı yaşıyor olabilir. Başka biri “umursamıyorum, oralı değilim” dediğinde içten içe kırılmış veya terk edilmiş hissedebilir. Bazen de kişi içinde gittikçe büyüyen kaygısını kontrol edemediğinden bunu öfkeye dönüştürebilir; çünkü öfke daha bilinir ve kabul edilebilir bir duygudur.
Kişi genellikle bu körlüğü bilinçli bir şekilde tercih etmez; yıllar geçtikçe kendi içinde geliştirdiği bir kendini koruma şekli haline getirir. Kişi, kırılgan olan bu duygularını görmekten kaçarak bir nevi kendini güvende tutmaya çalışır. Kimi zaman duygumuzu gerçekten görmeyebiliriz, bazen de görmekten kaçarız. Oysa bu iki durumda da iç dünyamızı daraltmış ve ilişkilerimize zarar vermiş oluruz. Kendi duygularına temas edemeyen kimsenin, bir başkasıyla da gerçek bir temas kurması zorlaşır.
Duygusal körlük sadece romantik ilişkiler içinde değil; arkadaşlıklarda, ebeveynlik durumlarında, iş ilişkilerinde ve hatta bireyin kendisiyle ilişkisinde dahi ortaya çıkabilir. Bazı zamanlar olur ki; insan kendine karşı da körleşebilir. Örneğin; kendi ihtiyaçlarını görmezden gelebilir, kendi sınırlarını ihlal edebilir ve bunun bedelini de tükenmişliğiyle ödeyebilir.
Duygusal Körlüğün İlişkilere Nasıl Bir Etkisi Var?
Yanlış Çatışmalar
Duygusal körlük, ilişkilerde en başta yanlış çatışmaları ortaya çıkarır. İnsanlar çoğunlukla yanlış bir duyguyla kavga eder ve bu durum da kişileri çözümsüzlüğe götürür. Öfke üzerinden giden bir çatışma, aslında duyulmamışlık, görülmemişlik yarasından beslenebilir. Kişiler birbirini bu noktada “duvar gibi” ya da “duyarsız” olarak etiketleyebilirken, yaşanan duygunun altındaki gerçek ihtiyaç görünmez olur ve tam bu noktada tartışmaların daha da derinleştiğini gözlemleriz.
Bu durum kişileri kısır bir döngüye sürükler. Aynı konu devamlı gündemdedir ama her seferinde farklı şekillerde patlak verir. Çünkü konuşulan şey, kişinin yaşadığı duygunun üstünü örten kabuktur; kabuğun altına bakılmaz. Bu nedenle ilişki yıpranır, güven zedelenir ve aradaki mesafe gün geçtikçe daha da büyür.
Empati Kopuşu
İkinci etkisi, duygusal körlüğün empatiyi zayıflatmasıdır. Kendi iç dünyasını görmekten kaçınan, ona yabancılaşan kimse, karşısındakinin iç dünyasında da kaybolabilir. Empatinin yerine savunmayı, yargılamayı ya da mesafeyi koyar. İki kişi aynı yerde gözükebilir ama duygusal olarak birbirlerinden uzaktadırlar. Bu uzaklık ise kimi zaman sessizlikle, kimi zaman da devamlı çatışmayla kendini gösterir.
Ancak sağlıklı ilişkilerin temelinde, karşılıklı olarak duygusal görünürlük vardır. Kişinin “seni anlayabiliyorum” demesi yeterli olmaz; gerçekten karşısındaki kişinin duygusunu fark edebilmesi gerekir. Duygusal körlük ise oluşan bağı koparırken, ilişkiyi yalnızca bir alışverişe dönüştürebilir.
Tekrar eden Döngüler
Üçüncü olarak tekrar eden döngülerdir. Kişi aynı tartışmaları farklı ilişkilerde yeniden yaşar. Benzer kırılma noktalarını yaşar fakat nedenini tam olarak anlayamaz. Zaman geçtikçe bunu “kader” olarak yorumlayabilir: “Hep aynı karakterde kişileri buluyorum” ya da “Herkes beni aynı yerden kırabiliyor.”
Ancak çoğunlukla kader sandığımız şey, fark etmediğimiz ama içimizde büyüyen duygusal örüntüler dir. Duygusal körlük, bu tekrarların görünmeyen mimarı niteliğindedir. Kişi kendi tetikleyicilerini fark etmedikçe ve onları görmedikçe, aynı sahneyi farklı oyuncularla defalarca oynayabilir.
Bu Körlüğün Kökü Nerelere Uzanır?
Bu körlüğün köklerini çoğu zaman çocukluğumuzda buluruz. Büyük bir çoğunluk duygularını açıkça ve net bir biçimde konuşabilmenin teşvik edilmediği ve “iyi gösterilmediği” ortamlarda büyüdü. “Abartma”, “güçlü ol”, “ağlama” gibi mesajlarla insanların yaşadığı hisler bastırıldı. Bu nedenle yaşanan bu hisler rahatsız edici, gereksiz veya utanılması gereken hisler olarak kodlandı.
İşte bu yüzden kişiler yetişkinlik zamanında duygularını tanımakta, onları ifade etmekte zorlanır; kimi zaman ne hissettiğini bilemez, kimi zaman da ne hissettiğini bilse bile bunu söylemeye çekinebilir. Kişinin çocukluğuna dair deneyimleri, kendi hisleriyle kurduğu ilişkiyi şekillendirebilir. Yalnız geçmiş bize bu durumun nedenini açıklıyor olsa da, bugün bize ait olan şey; değişimin sorumluluğudur. Duygusal körlüğün farkına varmak, suçlamamak; anlayabilmek ve bunları dönüştürebilmek için insana sahici bir kapı aralar.
İyileşmeye Açılan Kapıyı Aralamak
Kişilerin ilişkilerini iyileştirebilmesinin ilk adımı belki de karşısındaki kişiyi değiştirmek değil; kendi içine dönüp bakabilmesidir. Mesela kendinize şu soruyu sorabilirsiniz; “En son ne zaman “öfkeliyim” dediğimde, altında gerçekten ne hissettiğimi durup düşündüm? Bu öfkemin altında aslında büyük bir hayal kırıklığı, kırgınlık ya da değersizlik var mıdır?”
Kendi ilişkilerinize baktığınızda örüntüleşen, birbirini tekrar eden duygu hangisiydi? Peki bu duygu size geçmişten bir şey hatırlatıyor mu? Kendinize bu soruları sorabilmeniz, duygusal körlüğün de kapısını aralamaya başlayacaktır. Baktığımızda küçük gibi görünen bu farkındalık dahi kurduğumuz ilişkilerde büyük değişimler meydana getirebilir.
Kendi içimizdeki duygusal körlüğümüzü fark edip oraya ışık tutabildiğimizde, kendimizle de başkalarıyla da daha gerçekçi, daha merhametli ve daha iyileştirici bağlar kurabilmemiz mümkün. İlişkilerimiz hatasız veya sorunsuz olmaz ama daha içten, daha duyarlı ve daha sahici bir hâle gelebilir. Bunun için de ilk adımımız yansıttığımız, ilişkilerimizi zorlaştıran duygularımızı fark edip, o duygunun altını biraz deşmek olabilir. Sonrasında sıra bunları nasıl dile getirebileceğimizde…


