Hikâye her zaman en baştan başlamasa bile, ne olduğunu anlamak için er geç başa döneriz. O zaman drama üçgenini, ilk nesne ilişkileri (anne-bebek ilişkisi) perspektifinden ele alalım ki konuyu olabildiğince boşluk bırakmadan anlamak mümkün olsun.
İlişkinin Temeli: Hayatta Kalmanın Psikolojik Zemini
İnsan yavrusu ilişkiye o kadar muhtaçtır ki, bazı psikoloji deneylerinde ilişki kurulmayan bebeklerin yaşamını sürdüremediği gözlemlenmiştir. Öyle ki bu ilişki ne kadar kötü olursa olsun, yokluğundan iyidir. Çünkü hayatta kalıp kalmayacağımız, iyi ya da kötü fark etmeksizin bu ilişkiye bağlıdır.
Fakat eğer bu ilişki sürekli olarak güvensiz ve tutarsızsa, özellikle de tehlike ile eşleşmişse, bu kişilerin hayatı zorluklarla dolu olacaktır. Çünkü yeterince iyi bakım alamayan bebek, ihtiyaçlarını karşılamayan hatta acı veren anneyi (bakımveren) zalim bir nesne olarak içselleştirir. Bu noktada içsel nesne temsilleri, bireyin ileriki ilişkilerinin temelini oluşturur.
İçsel Nesnelerin Oluşumu ve Bölünme Dinamiği
Gelişimsel olarak hem iyi anne temsili hem de kötü anne temsili içselleştirilir ve bunlar zaman içinde bütünleşir (2 yaş sonrası). Fakat iyi anneyi yeterince deneyimleyemeyen bebek, onu içsel dünyasında yaratmak zorunda kalır. Deneyime değil fantaziye dayalı olan bu iyi anne temsili kırılgandır ve yerini hızla kötü anne temsiline bırakır.
Bu temsil deneyime dayalı olduğundan benliğin derinlerine nüfuz etmiştir. İşte böylece kişi, muhtaç ve çaresiz kendiliğini kurtaracak bir fantazi geliştirir. Bilinçdışı düzeyde işleyen bu yapı, bireyin ilişkilerinde tekrar eden örüntülerin temelini oluşturur.
Drama Üçgeni: Zalim, Mağdur ve Kurtarıcı Döngüsü
İçsel zalim nesne ve mağdur bebek dışarı projekte edilerek kişi kurtarıcı rolünü üstlenir. Dışarıdaki mağdura yapılan yatırım hiçbir zaman tam bir karşılık bulamayacağından, kişi mağduriyeti kendiliğine alır ve ötekini cezalandırma yollarıyla zalime dönüşür.
Yani kişi, içsel deneyimlerini ve sahnelerini dış dünyada yeniden yaratarak bilinçdışı olarak hikâyesini onarma mekanizmalarını işletmeye çalışır: zalim–mağdur–kurtarıcı.
Bu üç köşe arasındaki salınım bazen bir gün içinde bile döngüsünü tamamlayabilir.
Evde çocuklarının zalimi, eşinin mağduru, başka mağdurların kurtarıcısı olabilen bir kadın gibi…
Gariban görüp yanına işe aldığı çırak (kurtarıcılık), zamanla güçlenip ustasının elinden dükkânı aldığında mağdura düşen bir adam gibi…
Soykırıma uğramış bir toplumun, kendisine kapısını açan bir ülkeye yönelerek oradaki insanlara zulmetmesi gibi…
Mağduriyetin Zalimliğe Evrilmesi
Yıllar önce bir psikiyatrın kitabında “küskün insan iyi insan olamaz” şeklinde bir cümle okumuştum. Bu ifade, mağduriyetin yarattığı kırgınlık ve küskünlüğün insanı nasıl zalimleştirebildiğini oldukça çarpıcı bir şekilde açıklar.
Kendini mağdur hisseden bireylerin, başkalarına kötü davranma hakkını kendilerinde görerek zalimleştiğini ve tarihteki birçok trajedinin mağduriyetten beslendiğini defalarca gözlemledik.
Bunun yetişkin bir bakış açısıyla ne kadar sağlıksız olduğunu bilsek de, içsel yaraların yetişkin bireyleri bilinçdışı düzeyde küçük bir çocuğa dönüştürdüğünü fark etmek, dramayı değiştirmenin başlangıcıdır.
Farkındalık ve Terapötik Dönüşüm
Tüm bunları fark etmek değişimin anahtarıdır. Ancak fark etmek tek başına iyileştirmez. Çünkü bilinçdışı eğilim, alışılmış yolu tekrar etmektir. Yani kişi defalarca bu döngüye girip çıkacaktır.
Kendi içsel yapılanması değiştikçe, bu üçgenden çıkıp daha otantik ve sağlıklı ilişkiler kurabilir. Bu dönüşüm ise ancak derinlemesine bir terapi süreci ile mümkündür.
Terapide, kişinin ilk olarak kiminle kurtarıcılık fantazisi geliştirdiği, zalim ve mağdurun içsel sahneye nasıl yerleştiği araştırılır. Güncel yaşantılar ile geçmiş deneyimler arasındaki benzerlikler ortaya konur.
Böylece kişi, geçmişin tekrarını yaşamak yerine yeni seçimler yapabilme kapasitesi kazanır.


