Bugün dünyada yaşayan hiçbir kuşak, bizim kadar çok bilgiye aynı anda maruz kalmadı. Her an cebimizde taşıdığımız ekranlar sayesinde savaşlara, felaketlere, yeni komplo teorilerine, istismarlara, skandallara birkaç saniye içinde tanık oluyoruz. Aradığımız bütün bilgiler doğrulanmadan ellerimizin altında geziniyor.
Ama fark ettiniz mi bilmiyorum, bu konuda tuhaf bir çelişki var: Nasıl oluyor da bu kadar çok şey görürken, bu kadar az hissediyoruz? Modern insanın yaşadığı etik çözülme çoğu zaman “duyarsızlık”, “bencillik” ya da “ahlaki zayıflık” gibi kavramlarla açıklanıyor. Oysa bu tabloya biraz daha yakından baktığımızda, sorunun ahlaktan önce sinir sistemiyle ilgili olduğunu görüyoruz.
Bugün yaşadığımız şey, kötü niyetli bir geri çekilmeden çok, aşırı uyarılmış bir beynin kendini kapatması. Duyarsızlık, cehaletten değil; tam tersine, aşırı maruziyetten doğuyor. Modern insanın yaşadığı etik çöküş, tam olarak burada başlıyor.
Sosyal Beyin ve Dijital Aşırı Yük
İnsan beyninin işleyişinde şöyle bir durum var: Bizler sınırlı sayıda sosyal ilişkiyi ve tehdidi aynı anda işleyebilecek bir beyne sahibiz. Robin Dunbar’ın sosyal beyin hipotezi, anlamlı bağ kurabildiğimiz kişi sayısının biyolojik olarak sınırlı olduğunu gösteriyor. Ancak dijital çağda bu sınır fiilen ortadan kalktı. Savaşlar, krizler, istismar vakaları ve felaketler artık “uzakta” değil; cebimizde.
Nörobilim açısından bakıldığında burada ilk zorlanan yapı prefrontal kortekstir. Ahlaki muhakeme, empati, karar verme ve dürtü kontrolünden sorumlu bu bölge, sürekli yüksek yoğunluklu uyaranlara maruz kaldığında işlevselliğini kaybeder (Arnsten, 2009). Yani beynimizdeki empati kurmaya yarayan nöronlarda ve oksitosin ile kortizol gibi hormonlarda değişimler ortaya çıkıyor. Beynimiz yoruluyor.
Dijital Şizofreni: Bölünmüş Benlik
Öte yandan ilk olarak karşımıza çıkan şey, klinik bir hastalık değil ama güçlü bir psikososyal durum olan dijital şizofreni. Hepimizin bir dijital kimliği var. Sosyal medyada duyarlı, bilinçli, adaletli, üzgün ve öfkeli… Ama ekran kapandığında aynı yoğunlukta bir bağ kurabiliyor muyuz?
Instagram’da ya da X’te bir vahşeti kınadıktan beş dakika sonra kahvemizin fotoğrafını paylaşırken ya da çiçekli bir tablo paylaşan bir arkadaşımızı gördüğümüzde içimizde bir çatışma hissediyor muyuz, yoksa her şey sorunsuzca akıp mı gidiyor?
İşte dijital şizofreni tam burada ortaya çıkıyor: Fiziksel benliğimizle dijital temsilimiz arasındaki bağ kopuyor. İki ayrı dünyada yaşıyoruz ve bu bölünme bizi derin bir anlam krizine sürüklüyor.
Duygu Yitimi ve Şefkat Yorgunluğu
Bununla bağlantılı ikinci durum duygu yitimi. Fredric Jameson’ın “waning of affect” dediği şey, duyguların derinliğini kaybetmesi. Eskiden bir acı, insanın içinde uzun süre kalan bir sızıydı. Toplumu etkileyen bir olay, savaş, skandal veya ekonomik krizler olduğunda yas tutulur, tepki gösterilir ve bu tepkiler değişim amaçlı eylemlere dönüşürdü.
Şimdi ise birkaç saniyelik bir içerik. Görüyoruz, ürperiyoruz, sonra kaydırıyoruz. Acı artık kalpte hissedilen bir yük değil; ekranda hızla tüketilen bir yüzey. Çünkü ne bedenimiz ne de beynimiz o acının ve olayın uzun süreli maruziyetinden doğan stresi kaldırmak istiyor. Duygularımız anlık, geçici ve yüzeysel hale gelmek zorunda kalıyor. Hissetmek yerine maruz kaldığımız için vicdan ve etik ahlak üzerine biyolojik ve psikolojik bir tahribat yaşamış oluyoruz.
Üçüncü kavram ise çok daha tanıdık: şefkat yorgunluğu. Zihnimiz her gün binlerce trajediyi taşıyabilecek kapasitede değil. Savaşlar, çocuk istismarı haberleri, göçmen ölümleri, kadın cinayetleri… Beyin bir noktada kendini korumaya alıyor. Empati kapılarını kapatıyor. Bu bir kötülük değil; bir savunma mekanizması. Ama bedeli ağır: Hissizleşiyoruz.
Dezenformasyon ve Ahlaki Felç
Tüm bunların üzerine bir de dezenformasyon ekleniyor. Yapay zekâ ile oluşturulmuş görsel ve işitsel içerikler ve deepfake teknolojileriyle birlikte artık yalnızca yalanla değil, şüpheyle yaşıyoruz. Bir trajedi gördüğümüzde zihnimizde şu soru beliriyor: “Bu gerçek mi?”
Bu soru masum gibi görünüyor ama çok yıkıcı bir etkisi var. Çünkü vicdan hız ister. Empati gecikmeyi sevmez. O kısa duraksama anında, yani “acaba” dediğimiz yerde ahlaki felç yaşanıyor. “Ya kandırılıyorsam?” düşüncesi, vicdanımızın harekete geçmesini ve o empati hissini askıya alıyor.
Dezenformasyon sadece yalan söylemiyor; gerçeğin kendisini şüpheli kılarak vicdanı eylemsizliğe mahkûm ediyor.
Slacktivism ve Performansa Dönüşen Vicdan
Bu noktada sosyal medyada sıkça gördüğümüz kınama görselleri devreye giriyor. Olaylarla alakalı sembolleştirilmiş bir AI görseli, bir söz ya da bir şarkı… Siyah kareler, ortak mesajlar, sloganlar… Literatürde buna “slacktivism”, yani düşük maliyetli aktivizm diyoruz.
Bir paylaşım yapıyorsunuz ve beyninizde bir rahatlama oluyor: “Ben üzerime düşeni yaptım.” “Tepkimi ortaya koydum.” Oysa hiçbir şey değişmiyor. Sadece dijital cemaat önünde “iyi biri” imajı tazeleniyor. Bu, vicdanın eylem olmaktan çıkıp performansa dönüşmesi. Gerçek bir sorumluluk değil; geçici bir tatmin.
Estetik Yan Yanalık ve Nesneleşme
Belki de en sarsıcı olan şey, sosyal medyanın estetik düzeni. Akışta yan yana gelen içeriklere dikkat edin: Bir arkadaşın lüks akşam yemeği, ardından kan donduran bir dava, sonra bir reklam, sonra kopmuş bir uzuv, aç bir çocuk ya da bir savaş görüntüsü.
Bu estetik yan yanalık, beynin etik hiyerarşi kurma yetisini bozuyor. Lüksle vahşet aynı kategoriye düşüyor: Tüketilecek içerik. İnsan bedeni de, çanta da, acı da aynı hızla kaydırılıyor. Bu, insanın nesneleşmesinin zirvesi.
İnsan Kalmanın İmkânı
Peki biz bu tabloda neredeyiz? Gerçek şu: Tarihin en büyük algı deneyinin içindeyiz. Bir yandan entelektüel, duyarlı, bilinçli görünmeye çalışıyoruz; diğer yandan dünyanın karanlık yüzünden gelen çığlıklara maruz kalıyoruz. Tam bu ikisinin kesiştiği bir eşikte duruyoruz.
İnsan kalmanın belki de tek yolu, bu dijital felç halinin farkına varmak. Tepki vermeyi bir gösteri olmaktan çıkarmak. Bakmayı pasif bir seyircilik olmaktan kurtarmak. Eğer bir vahşet karşısında sadece bir görsel paylaşıp hayatımıza aynen devam ediyorsak, etik bir özne değil; algoritmik bir veri haline gelmişiz demektir.
Yapabileceğimiz başka şeyler de var. Seçici maruziyet söz konusu olduğunda her trajediye bakmak zorunda olmadığımızı hatırlamak gerekir. Az temas kurarız ama kurduğumuz temas daha derin olur; çünkü üzerine düşünecek zamanımız olur.
Ekran sonrası durma pratiği de veri olmaktan kaçmanın bir diğer yoludur. Kaydırmadan önce birkaç dakika durmak, olayla ilişkili ayna nöron sistemini aktive eder. Küçük ama gerçek adımlar, beynin sahici ödül sistemini besler. Örneğin depremin yıl dönümünde “unutmadık” yazan bir post paylaşmak yerine hâlâ ihtiyaç sahibi olan depremzedelere maddi ve manevi destek vermek, beynin empati bölümünü besler.
Veri haline gelmeyen bir insan olabilmek ise gerçek vicdanın sesini duymakla mümkün. Ekran kapandığında kalan o rahatsız edici sessizlikte kaçmak yerine o sessizlikte kalabildiğimizde, insan olarak yeniden bir yere konumlanmaya başlıyoruz.
Kaynakça
Arnsten, A. F. (2009). Stress signalling pathways that impair prefrontal cortex structure and function. Nature Reviews Neuroscience, 10(6), 410–422. https://doi.org/10.1038/nrn2648
Dunbar, R. I. M. (1992). Neocortex size as a constraint on group size in primates. Journal of Human Evolution, 22(6), 469–493. https://doi.org/10.1016/0047-2484(92)90081-J
Figley, C. R. (Ed.). (1995). Compassion fatigue: Coping with secondary traumatic stress disorder in those who treat the traumatized. Brunner/Mazel.
Jameson, F. (1991). Postmodernism, or, the cultural logic of late capitalism. Duke University Press.
Morozov, E. (2011). The net delusion: The dark side of internet freedom. PublicAffairs.
Sontag, S. (2003). Regarding the pain of others. Farrar, Straus and Giroux.


