Pazartesi, Mayıs 25, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Dijital Çağda İlkel Kaygılar

Bir mesajın gecikmesi neden bazen kendimizi değersiz, görülmemiş ya da sevilmiyormuş gibi hissettirebilir? Bu durum gerçekten ilişkinin bittiği anlamına mı gelir, yoksa zihnimiz eski kaygıları mı yeniden harekete geçiriyordur?

Dijital çağ, ilişkileri ve ulaşılabilirliği kolaylaştırdığı kadar ilkel kaygılarımızı da görünür hale getirdi. Artık yalnızca fiziksel olarak değil, soyut olarak da sürekli temas halindeyiz. Bir arkadaşımızın bize bakışının, ses tonunun ya da anlattığımız bir şeye verdiği tepkinin yerini çoğu zaman bir emoji, “görüldü” bilgisi ya da çevrimiçi görünme durumu aldı. İnsanların mesajlarımızı okuyup okumadığını, aktif olup olmadığını ya da bize dönüş yapıp yapmadığını anlık olarak takip edebiliyoruz.

Her ne kadar bu ulaşılabilirlik hayatı kolaylaştırıyor olsa da, ulaşılamama kaygısını da beraberinde getirebiliyor. Kimimiz geç gelen bir mesajı “şu an müsait değildir, sonra dönüş yapar” şeklinde yorumlayabilirken, bazılarımız için aynı durum “artık benimle ilgilenmiyor”, “beni önemsemiyor” ya da “beni sevmiyor” şeklinde deneyimlenebiliyor. Özellikle ilişkisel kaygıları yoğun olan bireylerde bu sessizlik, yalnızca iletişimin kesilmesi değil, bağın kaybolması gibi hissedilebiliyor.

Melanie Klein, bu erken dönem kaygıları yaşamın ilk yılları üzerinden açıklıyor. Bebek için bakım veren kişi yalnızca fiziksel ihtiyaçları karşılayan biri değil, aynı zamanda güvenlik, devamlılık ve hayatta kalma hissini de sağlayan temel figür olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bakım veren kişinin yokluğu ya da ulaşılamaz oluşu, bebekte yoğun kaygılar yaratabiliyor.

Klein’ın paranoid-şizoid konum olarak tanımladığı dönemde bebek, bakım vereni “iyi nesne” ve “kötü nesne” olarak iki ayrı şekilde deneyimliyor. İhtiyaçlarına zamanında karşılık veren, ulaşılabilir olan nesne -yani bakım veren- “iyi”; uzaklaşan ya da ihtiyaçları karşılamayan nesne ise “kötü” olarak algılanıyor. Örneğin bebek için “karnım aç ve annem beni doyurdu, o iyi” ya da “açım ama ihtiyaçlarım karşılanmıyor, o kötü” deneyimi oluşabiliyor.

Bu dönemde bebek, iyi ve kötü nesnenin aslında aynı kişi olduğunu henüz bütünleştiremiyor. Gelişim sağlıklı ilerlediğinde zamanla bakım veren kişinin hem ulaşılabilir hem de zaman zaman yetersiz olabilen aynı kişi olduğu anlaşılıyor. Ancak bu bütünleşme yeterince sağlanamadığında, belirsizlik anlarında bölme savunması yeniden aktive olabiliyor. Böyle durumlarda kişi karşısındaki insanı ya tamamen ilgili ya da tamamen değersizleştirici biçimde deneyimleyebiliyor.

Bugünün dijital ilişkilerinde de benzer bir durum görmek mümkün. Mesajlara hızlı cevap veren biri “ilgili” ve “güvenli” hissedilirken, birkaç saatlik sessizlik kişinin zihninde ani bir değersizleşme hissi yaratabilir. Böyle anlarda sorun yalnızca iletişimin kesilmesi değildir, aynı zamanda ilişkinin zihinsel devamlılığının sarsılmasıdır.

Çünkü insan zihni, sevilen kişinin fiziksel ya da duygusal olarak uzaklaştığı anlarda bile ilişkinin sürdüğünü hissedebilmeye ihtiyaç duyar. Ancak dijital çağ bu sürekliliği zorlayan bir yapıya sahip olabilir. Karşı taraf çevrimiçidir, aktiftir ve görünürdür fakat aynı anda ulaşılamazdır. Bu durum zihinde karmaşık bir gerilim yaratabilir: “Orada ama bana dönmüyor.”

Belki de dijital iletişimin en zorlayıcı taraflarından biri budur. Sessizlik artık yalnızca sessizlik olarak deneyimlenmez; görmezden gelinmek, reddedilmek ya da değersiz hissetmek şeklinde anlamlandırılabilir. Özellikle erken dönem ilişkisel çatışmaları yoğun olan bireylerde bu deneyimler ilkel kaygıları yeniden harekete geçirebilir.

Ghosting deneyimleri de benzer bir noktada düşünülebilir. Ani kayboluşlar yalnızca bir ilişkinin sonlanması değil, kişinin kendilik algısını da sarsan deneyimler haline gelebilir. Belirsizlik sürdükçe kaygı da sürer çünkü zihin ilişkiyi tamamlayamaz ve bağın gerçekten bitip bitmediğini anlamakta zorlanır.

Dijital çağ bizden sürekli bağlantıda kalmamızı bekliyor olabilir ancak insan zihni hala çok eski kaygılarla çalışıyor. Belki de bugün ekran karşısında hissettiğimiz yoğun duygular yalnızca bugüne ait değildir, çok daha erken dönem ilişkisel deneyimlerimize de temas ediyordur.

Sena Usta
Sena Usta
Sena Usta, lisans eğitimini Yeditepe Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünde tamamlamıştır. Lisans eğitimi sürecinde süpervizyon eşliğinde danışan görüşmeleri gerçekleştirmiş, özel ve devlet kurumlarında staj yaparak uygulama deneyimi kazanmıştır. Marmara Üniversitesi Aile Danışmanlığı programını tamamlayarak aile, çift ve ilişkisel süreçler alanındaki kuramsal ve uygulamalı bilgisini derinleştirmiştir. Seanslarında danışanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen eklektik bir yaklaşım benimsemekte ve yetişkinlerle çalışmaktadır. Psikolojik danışma sürecinde bireyin geçmiş yaşantıları, ilişki örüntüleri ve içsel dinamiklerini anlamlandırmasına eşlik ederek; güçlü yönlerini fark etmesini, zorlayıcı yaşam deneyimleriyle baş etme kapasitesini geliştirmesini ve içsel kaynaklarını güçlendirmesini desteklemeyi amaçlamaktadır. Görüşmelerini hem online hem de yüz yüze olarak İstanbul'da sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar