10 yıl önce boş vaktiniz olduğunda ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz? Şu an nasıl değerlendiriyorsunuz boş vaktinizi? Kendimize kalan dakikaları hatta saatleri ‘çalan’ bir sistemin içerisine hapsolmuş gibiyiz. Ekran sürelerimiz coşmuş halde ve kaydırmaktan bitap düşmüş durumdayız. Son dönemde internet jargonunda sıkça karşımıza çıkan ‘Brain-rot’ (beyin çürümesi) terimi de, ilk bakışta sadece bir ‘Z kuşağı’ esprisi gibi görünse de, aslında dijital çağın yarattığı bilişsel aşırı yüklenmeyi (cognitive overload) tarif eden bir terime dönüşmüş durumda.
‘Scroller-Coaster’: Bağlam Çökmesi
Instagram reels gibi platformlar sayesinde kısacık bir zaman dilimi içerisinde ulaşabildiğimiz içerikler birkaç yıl önce hayal bile edemediğimiz spektrum genişliğine gelmiş durumda. Bir an, tanımadığımız birinin en mutlu anını içeren bir video izleyebiliyorken, tam olarak 10 saniye sonra aşırı grafik görüntüler içeren savaş içeriklerine maruz kalabiliyoruz. Duygudurumumuzda saniyeler içinde böylesine keskin iniş çıkışlara neden olan bu kaydırma halini ben kişisel olarak ‘scroller-coaster’ olarak adlandırıyorum. Zihnimizi bu denli yoran ve bir duygudan diğerine savuran bu durum, literatürde ‘Bağlam Çökmesi’ (Context Collapse) olarak tanımlanan fenomene de zemin hazırlıyor. Normal şartlarda beynimiz her sosyal etkileşimi belirli bir bağlam (cenaze, kutlama, haber saati vb.) içinde tartar. Ancak dijital akışta bu sınırlar ortadan kalktığında, zihnimiz her 15 saniyede bir duygusal regülasyonunu sıfırlayıp yeniden kurmaya çalışırken yoğun bir bilişsel yük altında kalıyor. Kısacası, çok sınırlı bir vakit içerisinde beynimize, normalde işlemeye alışık olmadığı miktarda bilgi yığınını sokup sonra da optimal düzeyde fonksiyon etmesini bekliyoruz. Ama tabii ki de durum böyle olmuyor. Uzun süre Instagram’da reels kaydırdıktan sonra beynimizin ağırlık yaptığını ve ‘bilgisayarın’ ısındığını hissedebiliyoruz. Yavaş yavaş ısıttığımız bu ‘bilgisayarın’ normal hayat akışında optimal bir düzeyde çalıştığını düşünmek mümkün olur mu?
Zaman Paradoksu
Gelişen teknolojilerin bizlere ne kadar zaman kazandırdığını konuşuyoruz, ama uzun vadede durum gerçekten de böyle mi? Biz bu hızlanan teknoloji sayesinde zaman mı kazanıyoruz? Yoksa hayatımızdan zaman mı çalınıyor? Sadece 1 saatlik bir sosyal medya gezintisinde insanların mutlu, travmatik, korkunç, şaşkın anlarına ortak oluyoruz, ‘hayalimizdeki’ hayatı yaşayan insanları görüyoruz, gerçek olup olmadığına emin olmadığımız yapay zeka ile üretilmiş içerikler görüyoruz, iç karartıcı siyasi haberlere maruz kalıyoruz, ve bu sıralar en yaygın içerik olan ‘hızlı para kazanma yolları’ hakkında bilgi ediniyoruz. Bütün bu içerikler bir anda başımızın üstünden boca edildiğinde telefonun başından kalkınca nasıl hissediyoruz peki? Ağırlaşmış, umutsuz ve belki de yetersiz. Bunlar hepimizin bildiği, hatta ilk elden yaşadığı şeyler. Peki biz neden ‘ağırlaşmış’ hissettiğimizi sorgularken, hatta bizi ağırlaştıran şeyin ne olduğunu bilmemize rağmen niye ‘kaydırmayı’ bırakamıyoruz?
Ödül Tuzağı: Dopamin Döngüsü
Sosyal medyada denk geldiğimiz bazı içerikler gerçekten o anda ihtiyacımız olan bir şeyi karşılayabiliyor. Mesela keyfimizin kaçık olduğu bir an çok komik bir videoya denk gelmek yüzümüzü güldürebiliyor veya algortimamıza bağlı olarak bazı içerikler ilham verici ve hatta ufuk açıcı da olabiliyor. Bu içeriklere ‘nokta atışı’ diyelim. Bu ‘nokta atışı’ içeriklere ödül olarak bakabiliriz. Kumar makinelerinin beynimizde yarattığı etki ile benzer bir sistem olarak düşünülebilir. Bu ödüllere maruz kalma sıklığımız dopamin sistemimizin çalışma mekanizmasını köklü biçimde değiştiriyor. Normalde bir arkadaşımızla sohbet ederken, sosyal bir efor sarf ederek aldığımız mizah hissini sadece internetimizi kullanarak 30 saniyede alabiliyoruz. Veya defter başında belki saatlerce beyin fırtınası yaparak aradığımız ilhamı Instagram’da çok kısa bir sürede bulabiliyoruz. Böylece beyin, ödülü efor sarf etmeden alabildiğini görüyor. Peki efor sarf etmeden alınan bu ödül, zamanla efor sarf etme isteğimizi törpülüyor mu? Evet törpülüyor, çünkü dopamin sistemimiz bu kolaylığa göre şekillenmeye başlıyor. Hatta bir noktadan sonra bu ‘ödül’ yetmemeye başlıyor, bize yeterli dopamini veremez hale geliyor ve sonuç olarak daha çok kaydırıyoruz.
Sosyal Karşılaştırma Mekanizması
Bize ilham veren de bazı içerikler gördüğümüzden bahsettik. Bu içeriklerden aldığımız ilham bizi gerçekten de harekete geçiriyor mu yoksa aksine ‘felç’ mi ediyor? Hayatlarının en güzel anlarını paylaşan, veya yaşantılarını belirli bir çerçeveye koyup süsleyen insanları görünce ister istemez kendimizi o kişilerle karşılaştırırken bulmuyor muyuz? Sosyal karşılaştırma evrimsel bir mekanizmadır aslında ve sosyal yaşantımızda birçok olumlu sonuçları da vardır, empati kurabilme becerisi gibi. Fakat kendimizi günde yüzlerce tanımadığımız insanın ‘gerçek dışı’ hayatlarına maruz bırakınca bu sosyal karşılaştırma mekanizmamız amacının dışında kullanılmaya başlanmış oluyor ve kişiye ‘o yapabiliyor, sen yapmıyorsun’ mesajı vermeye başlıyor. Böylece kişi ilham yerine yetersizlik ve hatta suçluluk hissetmeye başlıyor. Bu durumun sürdüğü ve genel bir durum haline geldiği takdirde de kişiler kendi hayatlarıyla ilgili tatminsizlik ve memnuniyetsizlik hissetmeye başlayabiliyor.
Yavaşla ve Fark Et
Peki ne yapmalıyız? Bu döngünün farkında olmak güzel bir başlangıç noktası. Bir diğer adım olarak kendimizi maruz bıraktığımız bu içeriklere verdiğimiz değerini düşürebilir, dikkat dağıtıcı etkenler olarak görebiliriz. Birçok kişinin ‘sosyal medya detoksu’ yapmasının ve hatta doğa faaliyetlerinin popülerliğinin gitgide artmasının sebebini de buna bağlayabiliriz belki. Sonuçta dijital dünya bize sonsuz içerikler vadetmiş olabilir; ancak bu ‘scroller-coaster’dan inip gerçek dünyanın daha yavaş ama daha derin olan ritmine dönmek, zihnimizi yeniden ‘optimal’ ayarlarına döndürmenin tek yolu gibi görünüyor. Bazen hayatın hızlı akışı karşısında atılması gereken ilk adım yavaşlamak ve değer atfettiğimiz şeyleri tekrar gözden geçirmektir.


