“Beden asla yalan söylemez. Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.” Der Alice Miller. Gerçekten de insan zihninin susturduğu her şey, bedenin dilinde yankı bulur. Üzerini örttüğümüz, görmezden geldiğimiz, “geçer” diyerek kenara ittiğimiz her duygu bir noktada bedenimizin sessiz arşivine kaydolur. Zihin unutmak ister; beden ise asla unutmaz. Bastırılan öfke mideyi sıkıştırır, yutulan sözler boğazda düğüm olur, zorla güçlü görünmeye çalıştığımız dönemler omuzlarımızı taşınamaz bir yük gibi ağırlaştırır. Kimi zaman uyku bozulur, kimi zaman nefes… Bazen migren olur, bazen bitmeyen yorgunluk. Ve biz tüm bunlara “stres” der geçeriz. Oysa çoğu zaman bu belirtiler, içimizde konuşmasına izin verilmeyen duyguların dışarı çıkmak için bulduğu tek yoldur.
Bastırılan Duygular Nereye Gider?
Psikolojide uzun zamandır bilinen temel bir gerçek vardır. Duygular bastırılabilir, ancak yok edilemez. Bir duyguyu görmezden gelmek ya da bastırmak, onun ortadan kaybolduğu anlamına gelmez. Yalnızca bilinçli farkındalığın dışına itilmesi anlamına gelir. Fakat zihnin geri plana attığı bu duygular, insanın iç dünyasında varlığını sürdürmeye devam eder. Günlük hayatın içinde pek çok kişi zorlayıcı duygularla karşılaştığında onları hızlıca kapatmaya çalışır. “Bunu büyütmemeliyim”, “çok takılmamalıyım” ya da “geçer” diyerek duyguların üzerini örtmek, kısa vadede işlevsel görünebilir. Ancak duygular yalnızca düşünceler değildir; aynı zamanda bedensel deneyimlerdir. Bu nedenle ifade edilmeden bastırılan her duygu, bir şekilde başka bir kanaldan kendini göstermeye devam eder.
Bastırılan duygular bazen düşünceler şeklinde geri döner. Kişi aynı konuyu tekrar tekrar düşünür, zihninde bitmeyen iç konuşmalar başlar. Bazen ise beden devreye girer. Nedeni tam açıklanamayan baş ağrıları, mide sıkışmaları, kas gerginlikleri ya da sürekli bir huzursuzluk hissi… Bunlar çoğu zaman yalnızca fiziksel bir problem değil, aynı zamanda ifade edilmemiş duyguların yarattığı içsel gerilim yansımaları olabilir. Bu nedenle psikolojik iyileşme çoğu zaman duyguları bastırmakla değil, onları fark edip anlamaya çalışmakla başlar. Bir duygunun varlığını kabul etmek, onun bizi kontrol etmesi anlamına gelmez. Aksine, duygularla temas kurabilmek onların üzerimizde yarattığı görünmez baskıyı azaltmanın ilk adımıdır.
Bedenin Hatırlama Biçimi
İnsan zihni bazı deneyimleri zamanla unutabilir ya da onları bilinçli düşüncenin dışına itebilir. Ancak bedenin hafızası çoğu zaman farklı çalışır. Yaşanan deneyimler yalnızca düşüncelerle değil; duyumlarla, kas gerilimleriyle ve fizyolojik tepkilerle de kaydedilir. Bu nedenle bazı duygusal deneyimler zihinde silikleşse bile, bedende bıraktıkları izler varlığını sürdürebilir. Günlük yaşamda bazen bunun küçük örnekleriyle karşılaşırız. Belirli bir ortamda aniden gerilmek, bazı insanlarla konuşurken sebebini tam açıklayamadığımız bir huzursuzluk hissetmek ya da stresli dönemlerde bedenimizin farklı bölgelerinde gerginlik oluşması… Bu tepkiler çoğu zaman yalnızca o anki durumla ilgili değildir; bedenin geçmiş deneyimlere verdiği öğrenilmiş tepkiler olabilir. Çünkü beden, yaşanan deneyimleri yalnızca zihinsel bir hikaye olarak değil, aynı zamanda duyusal bir kayıt olarak saklar.
Örneğin geçmişte yoğun bir stres yaşayan bir kişinin bedeni, benzer bir durumla karşılaştığında hızlıca alarma geçebilir. Zihin henüz durumu tam olarak değerlendirmeden önce bile kalp atışı hızlanabilir, kaslar gerilebilir ya da nefes yüzeyselleşebilir. Beden adeta “tanıdık bir tehlike” algılamış gibi tepki verir. Bu durum çoğu zaman insanlarda şaşkınlık yaratır. Çünkü kişi zihinsel olarak geçmişte yaşanan bir olayın artık bittiğini bilir; ancak beden hala o deneyimin izlerini taşıyormuş gibi tepki verebilir. Aslında bu, bedenin hatırlama biçimidir. Beden yaşananları unutmaz; yalnızca onları farklı bir dilde saklar. Nefesin ritmi, kaslardaki gerginlik, bedende hissedilen baskı ya da huzursuzluk… Bunların her biri iç dünyamız hakkında önemli ipuçları taşıyabilir. Bedenin verdiği bu sinyalleri fark etmek, psikolojik iyileşme süreci için içsel deneyimlerimizle yeniden bağ kurmanın bir yolu olabilir. Çünkü beden çoğu zaman zihnin dile getiremediği şeyleri sessizce anlatmaya çalışır.
Duygularla Temas Kurmanın İyileştirici Gücü
Bastırılan duyguların bedende iz bırakmasının temel nedeni, çoğu zaman bu duygularla temas kurmaya yeterince alan tanımamamızdır. Oysa duygular, insanın iç dünyasında ortaya çıkan doğal sinyallerdir. Her biri bize bir ihtiyacı, bir sınırı ya da içsel bir çatışmayı haber verir. Bu nedenle bir duyguyu tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onu anlamaya yönelmek çoğu zaman daha iyileştirici bir yol açar.
Bir duyguyla temas kurmak, o duygunun bizi ele geçirmesine izin vermek anlamına gelmez. Aksine bu süreç, duygunun farkına varmak ve ona isim verebilmekle başlar. “Şu anda üzgünüm”, “bu durum beni öfkelendirdi” ya da “kendimi değersiz hissettim” diyebilmek, duygunun üzerimizde yarattığı belirsiz baskıyı azaltır. Çünkü adlandırılan bir duygu artık görünmez değildir; anlaşılmaya başlanmıştır.
Duyguların fark edilmesi aynı zamanda bedensel gerilimin de çözülmesine yardımcı olabilir. Kişi yaşadığı duyguyu bastırmak yerine onunla temas kurduğunda, beden sürekli bir alarm halinde kalmak zorunda değildir. Böylece duygunun yarattığı içsel baskı yavaş yavaş hafifleyebilir. İnsan kendi iç deneyimlerini fark etmeye ve anlamlandırmaya başladığında, bedenin taşıdığı görünmez yük de hafiflemeye başlar. Duyguların bastırılması yerine kabul edilmesi, kişinin hem kendisiyle hem de bedeniyle daha sağlıklı bir ilişki kurmasına yardımcı olur. Çünkü çoğu zaman iyileşme, güçlü olmaya çalışmaktan değil; iç dünyamızda olup biteni dürüstçe görebilmekten doğar.
Bedenle Yeniden Bağ Kurmak
Modern yaşamın hızlı temposu içinde çoğu zaman zihnimizle yaşıyor, bedenimizin verdiği sinyalleri ise arka plana atıyoruz. Gün içinde hissettiğimiz gerginlikleri, yorgunlukları ya da huzursuzlukları fark etmeden ilerlemeye çalışıyoruz. Oysa beden çoğu zaman bize bir şeylerin yolunda gitmediğini anlatmaya çalışan en dürüst rehberlerden biridir.
Bedenle yeniden bağ kurmak, yalnızca fiziksel sağlığa odaklanmak anlamına gelmez. Aynı zamanda iç dünyamızda neler olup bittiğini fark etmeye alan açmak demektir. Bazen birkaç dakika durup nefesimizi fark etmek, bazen bedenimizdeki gerginliği hissetmek, bazen de kendimize “Şu anda ne hissediyorum?” diye sormak bu bağın yeniden kurulmasına yardımcı olabilir. Bu farkındalık geliştikçe kişi yalnızca bedeninin verdiği sinyalleri değil, duygularını da daha net duymaya başlar. Böylece bastırılan duyguların bedende yarattığı görünmez yük yavaş yavaş hafifleyebilir. İnsan kendi iç deneyimlerini anlamaya başladıkça, beden de sürekli bir gerilim halinde kalmak zorunda değildir.
Belki de bu nedenle beden bazen bizi yavaşlatır, durdurur ve dikkatimizi iç dünyamıza yöneltir. Çünkü zihnimiz bazı şeyleri unutabilir, inkar edebilir ya da görmezden gelebilir. Ancak beden yaşadıklarımızı saklamaya devam eder ve çoğu zaman kelimelerden önce konuşur.


