Bazen benliğimizi bambaşka şekillerde algılarız. Yani düşündüğümüz şekilde değil de başkalarının bizi gördüğü gibi… Acaba aynaya baktığında gördüğün o kişi gerçekten sen misin? Gerçekten kim olduğuna mı bakıyorsun yoksa başkalarının gözünden mi yorumluyorsun kendini? Bu yazımda yine farklı bir sorunun cevabını arayacağız.
Gerçekten Neredeyiz?
Hiç düşündünüz mü? İnsanın kendini tanıma süreci biraz sancılı gibi. Çoğu insan, özellikle de 20’li yaşların ortalarından sonra bir dolu varoluş sorusuyla baş başa kalıyor. “Ben gerçekte kimim? Varlığım neye hizmet ediyor?” şeklindeki sorulara kafa yormaya başladıysak kendimizi biraz daha tanımaya niyet etmişiz demektir. Peki insan kendini nasıl tanıyabilir? Aynada kendi gözlerimizin içine bakarak mı yoksa başkalarının gözlerinden kendimizi izleyerek mi?
Aslına bakarsanız birçok değişken olabilir ve tek bir gözden bakmak, tanıma aşaması için yetersiz gelecektir. Çoğu zaman, başkalarının bakışlarını ve bizimle ilgili yorumlarını daha çok önemsiyoruz. Dış dünya, bizim için bir tür psikolojik pusula oluyor. Birinin suratındaki hafif tebessüm, hayran bakışlar veya eleştirel, soğuk, ters bakışlar… Bunlar gününüzü güzelleştirmeye ya da mahvetmeye yetiyor olabilir. Bir aktiviteden sonra “Acaba yanlış bir şey söyledim mi, beni garip mi buluyorlar?” şeklindeki birçok soru dolanır kafanızın içinde. Küçük bir onay, fark edilme hissi, görünürlük isteği… Tanıdık geldi mi? Arka planda işleyen benliğimizi sessizce şekillendiren içsel süreçlerin yanında dışsal süreçler de vardır.
“Ayna benliği” (looking-glass self) kavramı tam da bu durumu açıklar: İnsan kendisini, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü hayal ederek tanımlar. Bu nedenle benlik algısı yalnızca bireysel bir yapı değil, aynı zamanda sosyal etkileşimler içinde oluşan bir yansımadır (Cooley, 1902). Yani aslında hepimiz başkalarının bize tuttuğu görünmez aynalarla kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz.
Zihninin Sosyal Aynaları
Ayna benliğinin oldukça ince bir psikolojik süreçtir. Zira Cooley bu süreci üç aşamada açıklar: Önce kişi başkalarının kendisini nasıl gördüğünü hayal eder. Ardından bu görüntü hakkında onların nasıl bir yargıya varmış olabileceğini düşünür. Son olarak da bu hayali yargıya karşı duygusal bir tepki geliştirir (Cooley, 1902).
Örneğin öğrenci olduğunuz sınıfınıza herkesten sonra giriyorsunuz. İnsanların siz sınıfa girerken her hareketinizi dikkatle izlediğini sanabilirsiniz. Bu sizi daha gergin veya daha özgüvenli hissettirebilir ancak hiç kimsenin size bakmadığını, ilgilenmediğini veya umursamadığını hissettiğiniz anda zihniniz başka oyunlar oynayabilir: “Yeterince güzel/yakışıklı değilim”, “Aurası yüksek biri değilim, yeterince önemsenmiyorum.”
Yani bazen kendimizi, sadece başkalarının gerçek düşüncelerine göre değil, onların düşündüğünü zannettiğimiz şeylere göre de değerlendirebiliriz. İlginçtir ki çoğu zaman yaptığımız bu yorumlar gerçek değildir çünkü o insanlar gerçekten ne düşündüklerini size söylemediler. Ancak zihnimiz boşlukları doldurma konusunda epeyi hızlıdır.
Görünmez Sahnedeyiz
Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde katılımcılara dikkat çekici bir baskıya sahip tişörtler giydirilir ve kalabalık bir odaya girmeleri istenir. Deneyden sonra katılımcılara odadaki insanların yüzde kaçının tişörtlerini fark etmiş olabileceği sorulur. Katılımcılar insanların yaklaşık yarısının tişörtü fark ettiğini düşünürken, gerçekte fark edenlerin oranı oldukça düşüktür (Gilovich, Medvec & Savitsky, 2000).
Bu durum spotlight etkisi olarak adlandırılır. Yani insanlar çoğu zaman başkalarının kendilerine sandıklarından çok daha fazla dikkat ettiğini düşünür. Oysa herkes kendi hayatının merkezinde olduğu için diğer insanlar düşündüğümüz kadar bizi incelemez (Gilovich ve ark., 2000). Acaba birçoğumuz beynimizin içinde yer alan görünmez bir sahnede yaşıyor olabilir miyiz? Kesinlikle evet!
Başkalarının Yargısını Abartıyoruz
Zannediyorum ki birçoğumuz negatif değerlendirilme korkusu yaşıyor. Başkalarının gözünde nasıl gözüktüğümüz bizim için o kadar önemli ki bazen kendimize karşı çok acımasız olabiliyor ya da herkesten çok daha fazla önemli bir insan olduğumuza dair kuvvetli bir inanç geliştiriyoruz.
Bir yere gecikmeniz, sunum yaparken dilinizin sürçmesi vs… Yaptığımız küçük bir hatanın büyük bir kitleyi etkilediğini zannediyoruz ancak sandığımız kadar iz bırakmıyor olabiliriz. Çünkü çoğu sosyal etkileşim derin olmaktan uzaktır; basit ve yüzeysel kalır. Dikkatlerini size çok kısa bir şekilde verebilirler veya hiç. Demem o ki, önemsediğiniz diğer insanların zihinleri; sizden daha çok kendiyle ilgili düşünceleri, planları veya kaygılarıyla doludur. Sonuç olarak ayna benliğinin kişinin kendi zihinsel yorumlarını da içerdiğini söyleyebiliriz.
Dijital Çağda Ayna Benliği
İşte dijital çağın getirilerinden biri: Sosyal medya benliğimizin karşısına çok daha büyük bir yansıma aynası çıkarıyor. Oysaki internetin yaygın olmadığı, hiçbirimizin telefon bağımlısı olmadığı bir dönemde sosyal aynalar çok sınırlıydı. Benlik algısı, çekirdek çevremizden hareketle şekillenirdi.
Şimdi ise fotoğrafımıza gelen ateş emojileri, yorumlar… Onay ihtiyacımızın ne denli derin olduğunu bizlere tekrardan hatırlatıyor, bizleri bir nevi varoluş mücadelesine sokuyor. Hakkını vermek gerekli; beğeniler, mesajlar, paylaşımlar… Bizler için hepsi küçük ama etkili geribildirimlerdir. Her bir beğeni sayısı beynimiz için bir ödül gibidir. Sosyal medya artık çok güçlü bir ayna, ruh halimizi çabucak değiştirebiliyor. Demek ki kendini tanımak, aynı zamanda dijital bir deneyimdir. Bence burada kendimize şunu hatırlatmamız gerekiyor: “Ben başkaları için yaşamıyorum, nasıl göründüğüm için değil, yalnızca kendi benliğim için yaşıyorum.”
Kendimizi Nerede Buluruz?
İşin özü hep “denge”ye geliyor. Bence her insanın her konuda dengeye ulaşma çabası olmalı. Görülmek, kabul görmek, ait hissetmek gibi ihtiyaçlarımız makul seviyede karşılanmalı elbette. Eminim ki aşırılık olan yer, her zaman huzursuz edecektir. Aşırı sevginin bile zarar verebildiği bir evrende yaşıyorken üstelik… Benliğimizi sadece dış etkenler şekillendirmeye başladığında her şey çok daha kırılgan bir hal alabilir ve bu bizi çok daha hassas biri yapabilir. Bazen de sözünü ettiğim o aynayı dışarıdan içeriye çevirmek gereklidir. Çünkü insan kendini sadece başkalarının gözünde ararsa kendine yabancılaşabilir, hatta kendi gerçek benlik algısını tanımakta dahi zorlanabilir.
Hatırlayın; başkalarının bakış açısı değişkendir, sabit kalmayacaktır ve hatta zannettiğimizden çok daha az dikkat içerecektir. Özetle; sağlıklı bir benlik, iki aynanın dengeli birleşimiyle oluşabilir: Başkalarının yansımalarını içeren aynaya bakarken kişinin kendi iç sesine kulakları tıkamadan varlığını anlamlandırabilmesi…
Kaynakça
Cooley, C. H. (1902). Human Nature and the Social Order. Gilovich, T., Medvec, V., & Savitsky, K. (2000). The spotlight effect in social judgment. Journal of Personality and Social Psychology.


