Bu soruya bir uzman gözüyle mi, yoksa profesyonel kimliğimin ötesinde “insan” olmamın getirdiği deneyimlerle mi cevap vermem gerektiğini düşünürken, aslında bu iki yönün birbirinden tamamen ayrılmasının pek de mümkün olmadığını fark ettim. Çünkü mesleki kimliğimin temelinde de uzun yıllardır süregelen insanı ve içinde bulunduğu yaşamı anlama arayışı yatıyor. Bu nedenle bu soruya verilecek en dürüst yanıtın, her iki bakış açısının harmanlandığı bir noktadan gelmesi gerektiğini düşünüyorum.
İnsan, varoluşundan bu yana topluluklar içinde yaşamaya ve iletişim kurmaya eğilimlidir. Aile, en basit hâliyle toplumun en küçük yapı birimi olarak tanımlanabilir. Bireyin güvende olma ihtiyacı, aileyi tarih boyunca vazgeçilmez bir yapı hâline getirmiştir. Ailenin biçimi ve işlevi zaman içinde değişse de, Türk kültürü gibi kolektivist toplumlarda aile hâlâ güçlü bir değer olarak görülür. Bu kültürlerde aile; sırt çevrilmemesi ve karşı gelinmemesi gereken, sorgulanması zor bir yapı olarak idealize edilir. Anne babaya itaat etmek, her denileni yapmak çoğu zaman erdem olarak öğretilir ve çocuk böyle bir anlayışın içine doğduğunda, aileyi sorgulamak neredeyse imkânsız hâle gelir. “Kutsallık” atfı da çoğunlukla ailenin birey ve toplum yaşamındaki bu merkezi konumunu vurgulamak için kullanılır.
Ancak psikolojik açıdan bakıldığında aile, yalnızca güven ve aidiyet kaynağı olan bir yapı değildir. Aynı zamanda çatışmanın, ihmalin ve örselenmenin de yaşanabildiği bir ilişkiler sistemidir. Ailenin değerli olması, onu eleştiriden ya da sorgulamadan muaf kılmaz. Ne var ki kutsallık söylemi, zaman zaman ailenin işlevselliğini ve birey üzerindeki etkilerini görünmez kılar. Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmadığı, duygusal ya da fiziksel olarak zarar gördüğü durumlarda bile bu yapının korunması gerektiği düşünülür.
Hepimiz için “aile” kelimesinin sığınılacak, koşulsuz kabul göreceğimiz, güvende hissedeceğimiz bir yeri çağrıştırmasını isterdik. Oysa bazıları için aile, koruyucu bir başlangıçtan ziyade, ilk yaraların alındığı yerdir. Görülmek için çabalamak zorunda kaldığı, yok sayıldığı, özgürlüğünün kısıtlandığı veya şiddete maruz bırakıldığı bir ortamda büyüyen birey için güvenli bağlanma çoğu zaman mümkün olmaz. Çünkü aile, insanın hayattaki ilk ilişkilerini kurduğu ve kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı yerdir. Kendimizi sevilebilir ve değerli görüp görmediğimize, duygularımızın kabul edilip edilmediğine dair en temel inançlarımız burada şekillenir. Erken dönemde bakım verenle kurulan bu ilişki biçimi, ilerleyen yıllarda kuracağımız bağlara yön verir. Nitekim yetişkinlikte tekrar eden pek çok davranışımız; örneğin sürekli mükemmel olmaya çalışmak, yanlış partnerler seçmek, aşırı sorumluluk almak, değerini kanıtlamak için kendini tüketmek ya da terk edilmemek adına ilişkilerden uzak durmak, çoğu zaman bilinçli tercihler değil; çocuklukta ilişkiler içinde öğrenilen ve yetişkinlikte farklı biçimlerde ortaya çıkan davranış kalıplarıdır.
Yaşamın ilk dönemlerinde hayatta kalabilmek için aileye mutlak bir bağımlılık içinde oluruz. Fiziksel ihtiyaçlarımızdan duygusal düzenlememize kadar her şey, bakım verenin varlığına bağlıdır. Bu nedenle çocuk için aileyle kurulan bağ, bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Ancak yetişkinlik, bu zorunluluğun yerini seçime bırakabileceği bir dönemdir. Kendi ayaklarımız üzerinde durabilir, ihtiyaçlarımızı karşılayabilir ve ilişkilerimizi bilinçli olarak şekillendirebiliriz.
Ne var ki çocuklukta öğrenilen bağlılık biçimleri, her zaman bilinçli biçimde sorgulanmadan, çoğu zaman yetişkinliğe taşınır ve aileyle kurulan ilişki aynı biçimde sürdürülmeye çalışılır. Bireyin özgürleşmesini desteklemeyen, toksik ve kısıtlayıcı bir aile yapısıyla sınır koymak, çoğu zaman suçluluk duygularını ve sadakat çatışmalarını tetikler. Çünkü sınır koymak, bu kültürde sıkça “nankörlük”, “saygısızlık”, “bencillik” ya da “terk ediş” olarak algılanır. Oysa psikolojik açıdan sınır koymak, kopuş değil; ilişkinin bireyi ezmeden sürdürülebilmesinin temel yoludur. Yetişkinlikte sağlıklı sınırlar, ne her şeye katlanmak ne de tamamen uzaklaşmak anlamına gelir. Kişinin kendi ihtiyaçlarını, değerlerini ve ruhsal bütünlüğünü koruyacak mesafeyi belirleyebilmesidir. Aileyle kurulan ilişki bireyin gelişimini desteklemiyorsa, bu ilişkiyi yeniden tanımlamak çoğu zaman ruhsal iyilik hali için bir gereklilik hâline gelir.
Büyümek, aileye olan bağı tamamen kesmek değil; çocukken mecbur olduğumuz bağları, yetişkinliğin bilinciyle yeniden düzenleyebilmektir. Artık bizi korumayan, aksine sınırlayan ilişkiler karşısında kendimizi seçebilmek, olgunlaşmanın ve gerçek anlamda birey olmanın önemli bir adımıdır. Dolayısıyla bireyin zarar gördüğü, ihtiyaçlarının karşılanmadığı, duygusal ya da fiziksel olarak örselendiği bir yapı kutsal sayılamaz. Ancak bireyin gelişimini destekleyen, onu gerçekten büyüten, güçlendiren ve iyileştiren bir aile yapısı son derece değerlidir. Demem o ki, her aile kutsal değildir.


