İnsan varoluşunun temel dinamiklerini açıklamaya çalışan psikanalitik kuram, bireyin yalnızca yaşama ve bağ kurmaya yönelik bir eğilim taşımadığını, aynı zamanda yıkıma, bozmaya ve saldırganlığa dönük itkisel bir potansiyeli de bünyesinde barındırdığını ileri sürer. Sigmund Freud’un kuramında bu ikilik, yaşam dürtüsü (Eros) ile ölüm dürtüsü (Thanatos) arasındaki süreğen gerilim üzerinden kavramsallaştırılır (Freud, 1920/2011).
Benzer biçimde Melanie Klein, nesne ilişkileri kuramı çerçevesinde, kendiliğin en erken dönemlerden itibaren yoğun agresif ve yıkıcı fantezilerle örgütlendiğini ileri sürer. Klein’a göre haset, açgözlülük ve yok etme arzusu gibi saldırgan dürtüler, sonradan edinilmiş patolojik bir sapmanın ürünü olmaktan ziyade öznenin ilksel ruhsal yapılanmasının kurucu unsurlarıdır. Bu nedenle söz konusu duygulanımlar, insanı insan olmaktan uzaklaştıran anomaliler değillerdir.
Klein’ın kuramında yaşamın erken dönemlerinde bu saldırgan dürtüler çoğunlukla ötekine yöneltilir ve nesne kötü nesne olarak deneyimlenir. Ancak benliğin giderek bütünleşmesi ve depresif konuma geçişle birlikte, özne yıkıcılığın dışarıya ait olmadığının farkına varır. Böylece başlangıçta dış nesneye yöneltilen agresyonun bir kısmı içe döner ve kendiliğe yönelmiş bir niteliğe bürünür (Klein, 1935, 1946). Bu yazıda da daha çok kendiliğe yöneltilmiş agresyon ve mazoşistik örüntüyü konu alacağız.
Mazoşistik Karakterler
İnsan saldırganlığının özgül görünümlerinden biri olarak ele alınabilecek olan mazoşistik örüntü, bahsetmiş olduğum gibi yıkıcılığın benliğe dönerek karmaşık ruhsal yapılanmalar üretebildiğini gösterir. Psikodinamik kuram açısından mazoşizm, yalnızca kendine zarar verme eğilimi ya da acıdan haz alma biçiminde indirgenerek açıklanabilecek bir fenomen değildir. Aksine içsel nesne ilişkileri, süperego yapılanması ve saldırgan dürtülerin örgütleniş biçimi üzerinden şekillenen çok katmanlı bir kişilik organizasyonu olarak değerlendirilir.
Evrimsel Bakış Açısı
İnsanın evrimsel düzeyde kendini koruma ve yaşamını sürdürme yönündeki temel eğilimleriyle ilk bakışta çelişiyor gibi görünse de, mazoşistik örüntünün kuramsal olarak ele alınış biçimi yaşam arzusunun bütünüyle ortadan kalktığını göstermez. Aksine bu durum, bireyin erken dönem ilişkisel deneyimleri doğrultusunda kendini koruma, ruhsal sürekliliğini sağlama ve içsel dağılmayı engelleme biçiminin farklılaşmış olduğuna işaret eder. Bu bağlamda mazoşistik yönelim, yüzeyde kendine zarar verici ya da yıkıcı bir eğilim gibi görünse de daha derin düzeyde öznenin temel çatışmalarını düzenlemeye hizmet eden savunmacı bir işleve sahiptir. Kişi kimi zaman acı, değersizlik ya da cezalandırılma deneyimi üzerinden tanıdık bir ruhsal örgütlenmeyi sürdürmeye çalışır çünkü ruhsal aygıt açısından tanıdık acı, bilinmezlikten daha katlanılabilirdir.
Süperegonun Rolü
Söz konusu örüntünün oluşumunda birbirini besleyen çoklu psikodinamik süreçler söz konusudur. İlk olarak, bu yapılanmanın önemli bileşenlerinden biri süperegonun niteliğidir. Özellikle erken dönem nesne ilişkilerinin etkisiyle süperego, cezalandırıcı, sert ve sadistik bir karakter kazanır. Bu tür bir intrapsişik yapılanmada özne, bilinçdışı suçluluk yaşantısını regüle edebilmek ve içsel cezalandırıcı nesnenin baskısını yatıştırabilmek amacıyla kendisini cezalandırılma pozisyonuna yerleştirir. Böylelikle acı deneyimi yalnızca katlanılan bir durum olmaktan çıkar. Suçluluğun boşaltılması, içsel borcun ödenmesi ve ruhsal dengenin yeniden tesisi için işlevsel bir araç haline gelir.
Erken Nesne İlişkileri
İkinci olarak, mazoşistik yapılanma nesne ilişkileri perspektifinden değerlendirildiğinde bağlanma örüntülerindeki patolojik süreklilikle yakından ilişkilidir. Özellikle erken ilişkisel deneyimlerde sevgi ve bakımın tutarsızlık ve ihmal ile iç içe geçtiği durumlarda özne için bağlanma ile acı arasındaki sınırlar silikleşir. Bu tür yapılarda nesnenin kaybı, çoğu zaman acı verici ilişkinin kendisinden daha tehditkâr deneyimlenir. Dolayısıyla özne, ilişkiyi sürdürmek adına incinmeyi tolere etmeyi öğrenir. Hatta kimi zaman bu incinmeyi ilişkinin devamlılığının bir göstergesi olarak anlamlandırır. Bu bağlamda söz konusu örüntü, nesne sürekliliğini muhafaza etmeye dönük paradoksal bir bağlanma organizasyonu olarak kavranabilir. Özne, hiç dokunulmaktansa acı verici bir temasın sürdürülmesini daha katlanılabilir bulur (McWilliams, 2020).
Kendiliğe Dönen Agresyon
Üçüncü düzlemde ise saldırgan dürtülerin yönelimi belirleyicidir. Otto Kernberg’in yapısal kuramında vurguladığı üzere, bütünleşememiş agresif dürtülerin dış nesneye yöneltilmesi yoğun anksiyete yarattığında, bu dürtüsel yük benliğe geri çevrilir (Kernberg, 1975). İçe yöneltilen agresyon zamanla kendilik temsilini zedeleyen, değersizlik yaşantısını pekiştiren ve öznenin kendisini cezalandırıcı ilişki konfigürasyonları içine tekrar tekrar yerleştirmesine neden olan bir içsel örgütlenme yaratır.
Bu bakış açısı, Melanie Klein’ın kuramının genişletilmiş bir yorumu olarak da değerlendirilebilir. Klein’a göre gelişimin erken dönemlerinde çocuk, iyi ve kötü nesne temsillerini birbirinden ayrıştırarak deneyimler. Şizoid-paranoid konumda saldırgan dürtüler ağırlıklı olarak dış nesneye yansıtılırken, depresif konuma geçişle birlikte sevilen ve nefret edilen nesnenin aslında aynı kişi olduğunun fark edilmesi mümkün hale gelir. Bu bütünleşme, öznenin kendi yıkıcı dürtülerinin sevdiği nesneye zarar vermiş olabileceğine ilişkin suçluluk ve kaygı yaşamasına neden olur. Suçluluk duygusunun tolere edilemediği durumlarda ise agresyon dış nesneden geri çekilerek benliğe yöneltilir.
Tekrar Zorlantısı
Diğer bir açıklama, mazoşistik örüntünün sürekliliğinde tekrar zorlantısının merkezi bir rol oynadığıdır. Erken dönem travmatik ilişkisel deneyimler tam olarak simgeleştirilemediklerinde ruhsal aygıt içinde çözümlenmemiş bir gerilim olarak varlığını sürdürür ve sonraki ilişkilerde yeniden sahnelenme eğilimi gösterir. Öznenin benzer ilişkisel senaryoları tekrar üretmesi yalnızca tanıdık olana yönelimle açıklanamaz, aynı zamanda başarısız olmuş bir ruhsal çözümleme girişiminin telafi edilmesi olarak da okunabilir. Bu tekrar, bilinçdışı düzeyde travmatik yaşantıyı bu kez farklı bir sonuca ulaştırma, denetlenebilir kılma ve geriye dönük olarak dönüştürme çabasını içerir. Ancak çoğu durumda özne, değişim yaratmak yerine aynı ilişkisel pozisyonu yeniden kurarak travmatik matrisi yeniden üretir.
Var Olma Arzusu
Diğer bir düzlemde mazoşistik örüntü bazı durumlarda varoluşsal düzeyde bir işleve sahiptir. Özellikle kırılgan kendilik yapılanmalarında acı, öznenin hissedilirlik, süreklilik ve varlık duygusunu muhafaza etmesine hizmet eden düzenleyici bir unsur olarak işlev görür. Kendilik sınırlarının yeterince bütünleşmediği yapılarda yoğun ruhsal boşluk, duygusal donukluk ya da kendilik deneyiminde silikleşme yaşanır. Bu gibi durumlarda kişi, kimi zaman çarpıcı bir öz-zarar deneyimi aracılığıyla kendi varlığını somut olarak hissedebilme arayışına girer. Acı, burada yıkıcı bir amaçtan çok, dağılmakta olan kendilik deneyimini yeniden sınırlandıran ve özneye hala var olduğunu hissettiren ilkel bir düzenleme aracı haline gelir.
Toplumsal Kabul
Bir diğer düzlemde mazoşistik konumlanış, saldırgan dürtülerin toplumsal ve intrapsişik düzeyde kabul edilebilir biçimde dönüştürülmesiyle ilişkilidir. Pek çok kültürel ve ilişkisel bağlamda saldırganlık, özellikle doğrudan ifade edildiğinde tehditkâr, yıkıcı ya da kabul edilemez olarak kodlanırken; zarar gören, katlanan ya da mağdur olan pozisyon daha tolere edilebilir, hatta kimi zaman ahlaki olarak meşrulaştırılmış bir konum sunar. Bu nedenle özne, dışa yöneltmekte zorlandığı agresyonu kendisine çevirerek hem cezalandırıcı süperegonun baskısını yatıştırır hem de ilişkisel düzlemde kabul gören bir konumda kalır. Bu bağlamda mağduriyet pozisyonu, edilgen bir maruziyetten çok, saldırgan dürtülerin dönüştürülmüş bir ifadesi olarak anlaşılır.
Beklemenin Yarattığı Gerilim
Özellikle fiziksel kendine yönelen saldırganlık durumlarında mazoşistik eylem, kaygıyı düzenleme işlevi de taşıyabilir. Beklenen ama zamanı belirsiz bir acı ya da cezalandırılma tehdidi, özne için yoğun bir anksiyete yaratır. Belirsizliğin yarattığı bu ruhsal gerilim kimi zaman acının kendisinden daha katlanılmaz hale gelir. Böyle durumlarda kişi, edilgen biçimde beklemek yerine acının zamanını ve biçimini kendisinin belirlediği aktif bir pozisyona geçer. Adeta silahı kendisine doğrultup tetiği kendisinin çekmesi, kaçınılmaz olarak deneyimlenen tehdidi kontrol altına alma, belirsizliği sonlandırma ve pasif maruziyeti aktif eyleme dönüştürme girişimidir. Bu noktada kendine yönelen saldırganlık yalnızca yıkıcı bir dürtü boşalımı değil, aynı zamanda denetim yanılsaması aracılığıyla kaygıyı regüle etme çabası olarak da okunur.
Dışavurum Alanları
Mazoşistik örüntü yalnızca açık kendine zarar verme davranışlarıyla sınırlı değildir. Bu karakterolojik düzlemde kişi, bilinçdışı biçimde kendi gelişimini sekteye uğratan seçimler yapabilir. Başarıyı sabote edebilir, kendisini olumlu deneyimlere layık görmeyebilir, kendi ihtiyaçlarını sistematik biçimde değersizleştirebilir ya da sürekli olarak kendisini küçülten ilişkisel pozisyonlar içinde konumlandırabilir.
Bu tür örüntüler dışarıdan bakıldığında yalnızca düşük benlik saygısı ya da özgüven eksikliği gibi görünse de, psikodinamik açıdan değerlendirildiğinde daha derin bir intrapsişik örgütlenmeye işaret eder. Kişi çoğu zaman bilinçdışı düzeyde acıyı, eksikliği ya da kendinden feragat etmeyi tanıdık bir ruhsal zemin olarak deneyimler. Hatta kimi durumlarda bunlar öznenin kendilik algısını sürdürebilmesi için gerekli hale gelebilir.
Ruhiye Karakterinin Psikodinamik Analizi
Berkun Oya’nın (2020) yaratıcısı olduğu Bir Başkadır dizisindeki Ruhiye karakteri, dizi boyunca hayattan memnuniyete dönük arzusu zayıflamış, silik ve donuk bir figür olarak sunulur. Bu haliyle çevresindeki kişilerde hem öfke hem de çaresizlik uyandıran bir etki yaratır. Ruhiye’nin sanki yaşama dair hiçbir hevesi yoktur. Yalnızca bulunduğu yerde ağırlık yapan, dünyadan göçüp gitmeyi bekleyen bir varlık gibidir.
Bazı sahnelerde konuşması için karşısındaki karakterlerin ona adeta yalvardığı, yoğun duygusal taşkınlıklar içinde bağırdığı görülürken Ruhiye’nin bu taşkınlığa karşılık çoğunlukla donuk ve boş bir ifadeyle bakması dikkat çeker. Bu haliyle karakter, duygusal erişim kurulamayan, adeta et yığını gibi algılanan bir figür olarak izleyicide bağ kurma imkanını da sürekli erteler.
Öfke yöneltildiğinde ise Ruhiye’nin tipik tepkisi sessizce ağlamaktır. Çoğu sahnede onu cam kenarında, dışarıyı izlerken buluruz sanki uzak bir şeyi bekliyor fakat bu bekleyişin neye ait olduğunu kendisi de bilmiyor gibidir. Eşi Yasin, onunla iletişim kurmaya, bir arzusu olup olmadığını anlamaya ve ona yardım etmeye çalışır. Ancak Ruhiye, sanki içinde bulunduğu bu acı hâlden çıkmak istemiyor gibidir. Yataktan kalkıp yeniden yatmaya uzanan döngüsel bir edilgenlik içinde, yaşamı sürdürmenin kendisini bir tür otomatik eyleme indirger.
Öyle ki Yasin’in onu çıkardığı araba yolculuğu sırasında Ruhiye, duygusal yoğunluğu taşıyamadığı bir noktada kafasını hızla ve sert bir biçimde arabanın camına vurarak kendine zarar vermeye başlar. Bu sahne, karakterin içsel geriliminin bedensel bir dışavurumu olarak okunabilir ve kendine karşı yoğun bir öfke ve hınç duygusu olduğuna işaret eder.
Bu noktada Yasin’in çaresizliği giderek öfkeye dönüşür. Karısının yardımını kabul etmemesi, onda hem yetersizlik hem de reddedilme duygusu yaratır. Bu öfke patlamaları arttıkça Ruhiye daha da içine çekilir. Böylece çift arasında karşılıklı olarak birbirini besleyen bir gerilim döngüsü oluşur.
Dizinin ilerleyen bölümlerinde Ruhiye’nin geçmişine dair travmatik bir yaşantının varlığı açığa çıkar. Uzun yıllar boyunca bu deneyimi kimseyle paylaşmadan bastırmış, sessizlik içinde saklamıştır. Bu bastırma hali, zamanla onun yaşam enerjisini tüketen, içsel bir yük haline gelmiştir. Yüzleşmenin ertelenmesi, karakterin giderek daha donuk ve içe kapanık bir yapıya bürünmesine neden olmuştur.
Ancak sonunda Ruhiye’nin tek başına büyüdüğü köye dönme ve geçmişte yaşadığı kişiyle yüzleşme isteği belirir. Bu karşılaşma ve bastırılan anıların yeniden dile gelmesiyle birlikte, karakterin uzun süre taşıdığı yük metaforik olarak çözülmeye başlar sanki üzerindeki ölü toprak yavaş yavaş kalkar. Ruhiye’nin hikâyesi, yukarıda da değinilen şekilde, agresyonun korku aracılığıyla kendiliğe yönelmesi, travmatik anının bastırılması ve bunun ruhsal bir yük haline gelmesi gibi temalar etrafında şekillenir. Ruhiye, bastırdığı öfkeyi travmatik yaşantının tetikleyicisi olan kişiye yöneltemediği için bu yaşantıdan kaynaklanan suçluluk, çaresizlik ve korku duyguları nedeniyle agresyonu kendisine çevirir.
Bu içe yönelim, zamanla yalnızca duygusal bir gerilim olarak kalmaz; hayattan zevk alamama, edilgenlik ve yaşamdan geri çekilme biçiminde işleyen bir kendini cezalandırma örüntüsüne dönüşmüştür.
Kaynakça
- • Freud, S. (1920/2011). Haz ilkesinin ötesinde (A. Babaoğlu, Çev.). Metis Yayınları.
- • Kernberg, O. F. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. Jason Aronson.
- • Klein, M. (1935). A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. International Journal of Psychoanalysis, 16, 145–174.
- • Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psychoanalysis, 27, 99–110.
- • McWilliams, N. (2020). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (E. Kalem, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
- • Oya, B. (Yazar ve Yönetmen). (2020). Bir Başkadır.


