Çocuğunuz Size Bakarken Aslında Ne Öğreniyor?
Bir çocuğa “Yalan söyleme.” demek kolaydır. “Öfkelenince bağırma.” “İnsanlara saygılı davran.” “Duygularını ifade etmekten korkma.”
Peki çocuk, bütün bunları bize bakarak öğreniyorsa?
Ebeveynlik çoğu zaman sözcüklerle yürütülen bir süreç gibi düşünülür. Çocuğa neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatır; sınırlar koyar, kurallar belirler ve davranışlarının nasıl olması gerektiğini söyleriz. Oysa çocuklukta öğrenme yalnızca anlatılanlarla gerçekleşmez. Çocuk, özellikle ilk yıllarında, çevresindeki yetişkinlerin davranışlarını dikkatle izler. Kimin nasıl tepki verdiğine, bir problem karşısında ne yaptığına, kırıldığında nasıl davrandığına bakar. Bazen hiçbir şey sormadan, yalnızca gözlemleyerek öğrenir.
Bu nedenle ebeveynler çocuklarının hayatındaki ilk sosyal modellerden biridir.
Bir çocuk, annesinin ya da babasının öfkelendiğinde kapıyı sertçe kapattığını gördüğünde yalnızca o an yaşanan tartışmayı izlemez. Öfkenin nasıl dışa vurulabileceğine ilişkin bir davranış biçimiyle karşılaşır. Benzer şekilde, sorun yaşadığında sakin kalmaya çalışan, karşısındakini dinleyen ve çözüm arayan bir yetişkin de çocuğa farklı bir yol gösterir.
Aslında çocuklara verdiğimiz mesajlar çoğu zaman söylediklerimizden daha sessizdir.
“Kitap oku.” derken elimizden telefonu bırakamıyorsak,
“Saygılı konuş.” derken tartışma sırasında küçümseyici ifadeler kullanıyorsak,
“Dürüst ol.” derken işimize gelmeyen durumlarda gerçeği değiştirebiliyorsak, çocuk için sözcüklerle davranış arasında bir çelişki oluşur.
Çocuk hangi mesajı daha çok hatırlar?
Büyük ihtimalle gördüğünü.
Fakat burada ebeveynlik adına önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Çocuğa iyi bir örnek olmak, hiçbir zaman hata yapmamak anlamına gelmez. Aksine, hata sonrasında ne yaptığımız da en az davranışın kendisi kadar öğreticidir.
Çocuğuna bağıran bir ebeveynin sonrasında “Az önce sana karşı doğru davranmadım. Çok öfkeliydim ama bağırmak yerine konuşabilirdim.” demesi, çocuğa yalnızca özür dilemeyi öğretmez. Hatanın fark edilebileceğini, sorumluluğun üstlenilebileceğini ve davranışın değiştirilebileceğini gösterir.
Belki de çocukların ihtiyacı kusursuz ebeveynler değildir.
Onların ihtiyacı, kendisini gözden geçirebilen yetişkinlerdir.
Çünkü çocuk, yalnızca ebeveyninin başkalarıyla ilişkisini değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de izler. Sürekli kendisini eleştiren, yaptığı her hatayı başarısızlık olarak gören bir yetişkin; farkında olmadan çocuğuna da benzer bir iç ses bırakabilir. Buna karşılık hatalarına daha anlayışlı yaklaşan, gerektiğinde yardım isteyen ve başarısızlık karşısında yeniden deneyebilen bir ebeveyn, çocuğa önemli bir yaşam becerisi kazandırır: Kendine karşı daha şefkatli olabilmek.
Bu yüzden ebeveynlikte zaman zaman şu soruyu kendimize sormak gerekir:
“Çocuğumun benden öğrenmesini istediğim şeyi ben ne kadar yaşıyorum ve yapıyorum?”
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi dinlemez. Evdeki iletişim biçimini, tartışmaları, sessizlikleri, sevgiyi gösterme şeklimizi, özürleri ve hatta kendimize nasıl davrandığımızı da kaydederler.
Bir çocuğun geleceğine bırakılan en güçlü izlerden biri, ona verilen öğütler değil; yanında büyüdüğü yetişkinlerin yaşam biçimidir.
Belki bu yüzden çocuk yetiştirmenin en zor tarafı, çocuğa ne söyleyeceğimizi bilmek değil; söylediklerimizin arkasında durabilecek bir hayat yaşayabilmektir. Sonuç kısmına gelecek olursak, çocuklar dünyayı önce anlatılanlardan değil, gördüklerinden anlamlandırır. Bu nedenle ebeveynlik, yalnızca çocuğa doğru davranışı öğretme çabası değil, o davranışın nasıl yaşanacağını gösterebilme sorumluluğudur. Bir çocuğun hafızasında bazen uzun nasihatlerden çok, zor bir anda sakin kalmaya çalışan bir ebeveyn; hata yaptığında özür dileyen bir yetişkin ya da kendisine şefkatle yaklaşan bir anne-baba kalır. Belki de çocuklarımız için yapabileceğimiz en kıymetli şey, onları değiştirmeye çalışmadan önce kendi davranışlarımıza bakmaktır. Çünkü çocuklar bizi yalnızca izlemiyor; bizden kendileriyle, başkalarıyla ve hayatla nasıl ilişki kuracaklarını öğreniyor.
