Cuma, Eylül 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bizi Üzen Kişinin Bizi İyileştirmesini Neden Bekleriz?

Bizi üzen kişinin aynı zamanda bizi iyileştirmesini istemek ilk bakışta ne kadar mantıklı geliyor? Muhtemelen pek değil. Fakat ilişkiler söz konusu olduğunda birçoğumuz kendimizi tam olarak bu çelişkinin içinde bulabiliyoruz. Bizi kıran partnerimize öfkelenirken bir yandan onun gelip bizi sakinleştirmesini bekliyoruz; bir tartışmanın ardından duyacağımız birkaç cümlenin her şeyi biraz daha katlanılabilir hâle getireceğini düşünüyoruz. Hatta bazen kaygımızın kaynağı tam olarak karşımızdaki kişinin davranışı olmasına rağmen “İyiyiz”, “Buradayım” ya da “Merak etme” cümlesini yine en çok ondan duymaya ihtiyaç duyuyoruz. Peki, bizi kötü hissettiren kişi ile bizi iyi hissettirmesini beklediğimiz kişinin aynı kişi olması gerçekten bir çelişki mi?

Aslında psikoloji açısından baktığımızda bu beklenti düşündüğümüz kadar anlamsız olmayabilir. Yakın ilişkiler yalnızca sevgi, paylaşım veya birlikte geçirilen zamandan oluşmaz; aynı zamanda duygularımızı düzenlediğimiz sosyal alanlardan biridir. İnsanlar stresli, kaygılı veya tehdit altında hissettiklerinde yalnızca kendi içsel kaynaklarından değil, yakın oldukları insanların varlığından da yararlanırlar. Bir arkadaşımızla konuşunca rahatlamamız, kötü bir günün ardından sevdiğimiz birinin sesini duymak istememiz ya da partnerimizin sarılmasının bizi sakinleştirmesi bunun gündelik örnekleridir. Psikolojide kişilerarası duygu düzenleme olarak ele alınan bu süreç, duygularımızı her zaman yalnız başımıza yönetmediğimizi; zaman zaman başkalarının varlığının, davranışlarının ve verdiği desteğin de duygusal durumumuzu düzenlemeye yardımcı olduğunu gösterir.

Bizi Üzen Kişi Nasıl Güvenli Alanımız Olabilir?

Bu durum romantik ilişkilerde biraz daha karmaşık hâle gelir. Çünkü zaman içerisinde partnerimiz yalnızca sevdiğimiz biri değil, aynı zamanda zorlandığımız anlarda yöneldiğimiz kişilerden biri olabilir. Bağlanma kuramında bu işlev “güvenli sığınak” (safe haven) kavramıyla açıklanır. Yakın olduğumuz kişinin stres veya tehdit anlarında ulaşabileceğimiz, destek görebileceğimiz ve yeniden güven hissedebileceğimiz biri olması beklenir.

Dün kötü bir gün geçirdiğimizde aradığımız, kaygılandığımızda yanında olmak istediğimiz veya başımıza güzel bir şey geldiğinde ilk anlatmayı düşündüğümüz kişi partnerimiz olabilir. Zaman içerisinde yalnızca onun kim olduğuna değil, onunla kurduğumuz ilişkinin bize verdiği güven hissine de alışırız. Dolayısıyla bir gün bizi kaygılandıran şey partnerimizin kendi davranışı olduğunda, zihnimizin daha önce öğrendiği bu ilişki biçimi bir anda ortadan kalkmaz. Bizi üzen kişi ile güvende hissetmek için yöneldiğimiz kişi aynı kişi hâline gelir.

Üstelik bağlanma sistemi tam da tehdit algıladığımız zamanlarda daha görünür hâle gelebilir. İlişkide bir şeylerin yolunda gitmediğini düşündüğümüzde, aramızdaki bağın zarar gördüğünü hissettiğimizde veya partnerimizin erişilebilirliğinden emin olamadığımızda yakınlığı yeniden kurmak isteyebiliriz. Bu nedenle bir tartışmanın ardından karşımızdaki kişinin gelip bizimle konuşmasını beklememizin nedeni yalnızca “Hatalı olan o, düzeltsin” düşüncesi olmayabilir. Bazen aradığımız şey, ilişkide kaybettiğimizi düşündüğümüz güvenliğin hâlâ orada olup olmadığına dair bir işarettir.

Belki de bizi kıran kişiden bir tepki beklememizin nedeni yalnızca onun hatasını telafi etmesini istememiz değildir. Bazen o tepki, ilişkide kaybettiğimizi düşündüğümüz güvenliğin hâlâ orada olup olmadığını anlamanın bir yoludur.

“Sadece İyi Olduğumuzu Söyle”

Bazen bir tartışmanın ardından istediğimiz şey problemi o anda tamamen çözmek bile değildir. Karşımızdaki kişinin bizi anladığını hissetmek, aramızdaki bağın devam ettiğini görmek veya yalnızca birkaç güven verici cümle duymak yeterli gelebilir.

Burada ilişkiler üzerine yapılan çalışmalarda karşımıza çıkan “partner buffering” kavramı önem kazanır. En basit hâliyle partner buffering, partnerlerden birinin diğerinin stres, kaygı veya ilişkiye yönelik güvensizlik yaşadığı anlarda uygun destek davranışlarıyla bu duygusal tepkinin yatışmasına yardımcı olmasını ifade eder. Yani partnerimizin söylediği bir cümlenin, gösterdiği yakınlığın veya verdiği desteğin gerçekten bizi sakinleştirebilmesi yalnızca romantik bir beklenti değildir; yakın ilişkiler içerisinde gerçekleşebilen kişilerarası duygu düzenlemenin bir parçasıdır.

Bu yüzden sevdiğimiz birinin “Buradayım” demesinin bizi rahatlatması, kendi duygularımızı yönetemediğimiz anlamına gelmez. Bazen başka birinin varlığı gerçekten duygusal yükümüzü hafifletebilir. Ancak burada küçük ama önemli bir ayrım vardır: Partnerimizin bizi sakinleştirebilmesi ile yalnızca partnerimiz bizi sakinleştirdiğinde sakinleşebilmemiz aynı şey değildir.

Peki Beklediğimiz Karşılığı Bulamazsak?

Belki de bu ayrım en çok beklediğimiz yaklaşımı göremediğimiz anlarda görünür hâle gelir. Bir tartışmanın ardından partnerimizin gelip konuşmasını beklerken o yalnız kalmak isteyebilir. Biz yakınlık ararken o mesafe koyabilir. Bazen de neye ihtiyaç duyduğumuzu anlamayabilir veya o anda bize istediğimiz güvenceyi verecek durumda olmayabilir.

Böyle anlarda başlangıçta hissettiğimiz kırgınlık veya öfkenin yanına başka duygular eklenebilir. Birkaç dakika önce yalnızca yaşanan tartışmaya öfkeliyken şimdi kaygılı, huzursuz veya reddedilmiş hissedebiliriz. Çünkü bir yandan yaşadığımız duyguyla baş etmeye çalışırken diğer yandan bizi sakinleştireceğini düşündüğümüz kişiye ulaşmaya çalışıyoruzdur. Beklediğimiz karşılığı bulamadığımızda yalnızca ilk yaşadığımız duyguyla değil, o duyguyla ne yapacağımızı bilememenin yarattığı zorlanmayla da karşılaşabiliriz.

İşte bu noktada bazılarımız için yakınlığı yeniden kurma ihtiyacı daha da güçlenebilir. Bir kez daha konuşmayı denemek, bir mesaj daha atmak, “İyi miyiz?” diye sormak veya partnerimizin sevgisinden emin olmaya çalışmak o an kaygıyı azaltmanın en hızlı yolu gibi görünebilir.

Bağlanma kuramı burada insanlar arasındaki bazı farklılıkları anlamamıza da yardımcı olur. “Bağlanma kaygısı” daha yüksek olan kişiler, partnerin uzaklaşması, reddedilme ihtimali veya ilişkinin devamlılığına ilişkin belirsizliklere karşı daha hassas olabilir. Böyle bir tehdit algılandığında partnerin erişilebilirliğini kontrol etme, yakınlığı yeniden kurmaya çalışma veya daha fazla güvence isteme gibi davranışlar yoğunlaşabilir.

Ancak burada önemli bir ayrımı korumak gerekir: Partnerimizden destek istemek veya bir tartışmanın ardından onun bizi sakinleştirmesini beklemek tek başına kaygılı bağlandığımız anlamına gelmez. Yakınlık ve destek aramak insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır. Bağlanma kaygısı daha çok, ilişkiye yönelik tehdit algılandığında bu ihtiyacın ne kadar yoğunlaştığını ve güvenceye ne ölçüde ihtiyaç duyduğumuzu anlamamıza yardımcı olabilir.

Bir Kere Daha Söylese Rahatlayacağım

Karşımızdaki kişiden güvence istediğimizde çoğu zaman gerçekten rahatlarız. “Aramızda bir problem yok”, “Seni seviyorum” veya “Sadece biraz zamana ihtiyacım var” gibi bir açıklama belirsizliği azaltabilir ve birkaç dakika önce çok yoğun hissettiğimiz kaygının hafiflemesine yardımcı olabilir.

Fakat güvence aramanın ilginç tarafı, bu rahatlamanın her zaman kalıcı olmamasıdır.

Bir süre sonra yeni bir sessizlik, farklı bir ses tonu veya partnerimizin davranışındaki küçük bir değişiklik aynı belirsizliği yeniden ortaya çıkarabilir. Yeniden güvence isteriz ve yeniden rahatlarız. Psikoloji literatüründe güvence arama (reassurance seeking) olarak ele alınan bu davranışın özellikle yoğun ve tekrarlayıcı hâle geldiği durumlarda, güvence artık yalnızca ilişkinin doğal bir parçası olmaktan çıkarak kaygıyı kısa süreliğine azaltmanın temel yollarından birine dönüşebilir.

Belki de bazen “İyi miyiz?” diye sorduğumuzda ilişki hakkında yeni bir bilgi edinmeye çalışmıyoruzdur. Aslında istediğimiz şey, o anda hissettiğimiz kaygının sona ermesidir. İşte burada yakınlık ihtiyacı ile duygusal güvenliğimizi tamamen karşı tarafın vereceği cevaba bağlamak arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlayabilir.

“Neden Kendi Kendimi Sakinleştiremiyorum?”

Beklediğimiz güvenceyi alamadığımızda yalnızca partnerimize yönelik duygularımızla kalmayabiliriz. Bir noktada kendi ihtiyacımızdan da rahatsız olmaya başlayabiliriz. “Neden bu kadar etkileniyorum?”, “Neden onun söyleyeceği bir cümleye bu kadar ihtiyacım var?” veya günümüzde ilişkiler hakkında sıkça kullanılan ifadeyle “Neden bu kadar needy hissediyorum?” diye kendimizi sorgulayabiliriz.

Bu sorgulamanın arkasında, sağlıklı bir yetişkinin duygularını her zaman kendi başına yönetebilmesi gerektiğine dair oldukça güçlü bir düşünce olabilir. Kendi kendimize yetmek, sınırlarımızı korumak ve duygularımızın sorumluluğunu almak elbette önemlidir. Ancak buradan “Kimseye ihtiyaç duymamalıyım” sonucuna ulaşmak insanın sosyal doğasını gözden kaçırabilir.

Social Baseline Theory (Sosyal Temel Teorisi) bu noktada farklı bir perspektif sunar. Bu yaklaşıma göre insan beyni, güvenilir sosyal ilişkilerin varlığını adeta hayatın olağan koşullarından biri gibi hesaba katar. Yakınımızda güvendiğimiz insanların bulunması, stres ve tehditlerle baş ederken algıladığımız yükün azalmasına yardımcı olabilir. Başka bir deyişle, insan psikolojisinin varsayılan hâli bütün duygusal yükünü tamamen tek başına taşımak olmayabilir.

Bu yüzden bir tartışmanın ardından sevdiğimiz insanın yanımızda olmasını istemek, kötü hissettiğimizde bir arkadaşımızı aramak veya yalnızca birinin bizi dinlemesine ihtiyaç duymak kendi başına bir yetersizlik göstergesi değildir. Belki de her zor duyguyu tek başımıza taşıyamadığımız için kendimizi yargılamadan önce, insanın zaten ilişkiler içerisinde yaşayan ve zaman zaman başkaları aracılığıyla da sakinleşen bir varlık olduğunu hatırlamamız gerekir.

Her Şeyi Tek Başımıza Taşımak Zorunda Değiliz

Peki bütün bunların sağlıklı bir dengesi var mı?

Duygu düzenleme üzerine yapılan çalışmaların bize hatırlattığı önemli kavramlardan biri “esnekliktir”. Duygularımızı sağlıklı biçimde düzenlemek her durumda aynı yöntemi kullanmak anlamına gelmez. Bazen kendi kendimize kalmaya, bazen düşüncelerimizi yeniden değerlendirmeye, bazen yürümeye veya biraz zamana ihtiyacımız olabilir. Başka zamanlarda ise bir arkadaşımızla konuşmak, ailemizden destek almak veya partnerimize “Şu anda yanımda olduğunu hissetmeye ihtiyacım var” diyebilmek bize iyi gelebilir.

Belki mesele duygusal ihtiyaçlarımızı ortadan kaldırmak değil, onları karşılayabileceğimiz alanları çoğaltabilmektir. Partnerimiz bizi sakinleştirebilir ve onun desteği bizim için çok kıymetli olabilir. Fakat duygusal güvenliğimizin tek kaynağı yalnızca onun vereceği bir cevap olmak zorunda değildir.

Duygularımızı yaşamaya da alan açmamız gerekir. Kırıldığımızda üzülmek, sevdiğimiz biriyle çatıştığımızda öfkelenmek veya ilişkide belirsizlik yaşadığımızda kaygılanmak ortadan kaldırılması gereken hatalar değildir. Duyguyu yaşamak ile o duygunun yönlendirdiği her davranışı gerçekleştirmek birbirinden farklıdır. Kaygılanabiliriz ve yine de kaygımızı azaltmanın farklı yollarını arayabiliriz. Öfkelenebiliriz ve yine de nasıl davranacağımızı seçebiliriz.

Üstelik bunların hiçbirini her zaman tek başımıza yapmak zorunda değiliz. İnsanlarla paylaşımda bulunmak, güvendiğimiz kişilerden destek istemek ve duygularımıza başkalarının eşlik etmesine izin vermek de baş etme kaynaklarımız arasındadır. Bazen yalnızca yaşadığımız şeyi yargılanmadan anlatabilmek bile yükümüzü biraz hafifletebilir.

Bazı dönemlerde ise hissettiğimiz kaygı, öfke veya üzüntü kendi kaynaklarımızla ve çevremizden aldığımız destekle baş etmekte zorlanacağımız kadar yoğunlaşabilir. Duygularımız uzun süre devam ediyor, günlük yaşamımızı, ilişkilerimizi, uykumuzu veya işlevselliğimizi belirgin biçimde etkiliyorsa bu süreci anlamlandırmak ve duygularımızı düzenleyebileceğimiz farklı yollar geliştirmek için bir ruh sağlığı profesyonelinden destek isteyebiliriz. Çünkü destek istemek yalnızca zorlandığımız anlarda başvurduğumuz son bir seçenek değil, kendimizi ve ihtiyaçlarımızı daha iyi anlayabilmenin yollarından biri de olabilir.

Sonuçta insanlarla bağ kurmanın içerisinde ihtiyaç duymak da vardır. Belki sağlıklı yakınlık hiçbir zaman “Sana ihtiyacım yok” diyebilecek kadar bağımsız olmak değildir. Daha çok, “Sana yaslanabilirim ama ayakta kalabilmem yalnızca senin orada olmana bağlı değil” diyebileceğimiz bir denge kurabilmektir.

Bizi üzen kişinin bizi iyileştirmesini istememiz bu yüzden her zaman düşündüğümüz kadar çelişkili olmayabilir. Sevdiğimiz insanların yaralarımıza dokunmasını, bizi anlamasını ve zaman zaman sakinleştirmesini istemek bağ kurmanın doğal bir parçasıdır. Belki asıl mesele, iyileşmenin bütün sorumluluğunu o kişiye bırakmadan da bu yakınlığa izin verebilmektir.

Çünkü bazen iyileşmek, kimseye ihtiyaç duymamayı öğrenmek değil; kime yaslanırsak yaslanalım, kendimize dönebileceğimiz yolu kaybetmemektir.

Kaynakça

  • Simpson, J. A., & Overall, N. C. (2014). Partner buffering of attachment insecurity. Current Directions in Psychological Science, 23(1), 54–59. https://doi.org/10.1177/0963721413510933
  • Yanık, B. (2026, 10 Şubat). Yetişkin ilişkilerinde duygu düzenleme. Simurg Psikoloji.
Sude Selek
Sude Selek
Sude Selek, İzmir Ekonomi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunudur ve aile danışmanlığı alanında mesleki eğitimini sürdürmektedir. Lisans döneminde duygu düzenleme stratejileri üzerine çalışmalar yapmıştır. Duygu düzenleme süreçlerinin bireyin kendini anlaması, içsel farkındalığı ve ilişkisel deneyimlerine etkisine ilgi duymaktadır. Güncel ilgi alanlarını romantik ilişkiler, çift dinamikleri ve ilişki örüntüleri oluşturmaktadır. Günlük yaşam gözlemlerinin yanı sıra kitap, film ve dizi karakterlerini analiz etmeyi sevmekte; ilişki alanındaki yaklaşımlar ve aile sistemleri üzerine okumalar yapmaktadır. Yazılarında psikoloji bilgisini yaşam deneyimleriyle birleştirerek ilişkisel deneyimleri ve örüntüleri daha anlaşılır hale getirmeyi amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar