Neden bazı insanlar bir ilişki içinde yakınlık arttıkça geri çekilirken, bazıları karşı tarafın uzaklaştığını hissettiğinde ona daha fazla yaklaşmaya çalışır? Neden biri, partnerinin birkaç saat mesaj atmamasını “muhtemelen meşguldür” diyerek karşılayabilirken, bir başkası aynı sessizliği saatlerce zihninde anlamlandırmaya çalışır? İlişkilerde verdiğimiz bu tepkiler yalnızca karşımızdaki kişinin davranışlarıyla açıklanamayabilir. Bazen bir ilişkinin içinde nasıl davrandığımız, yakınlıkla nasıl bir ilişki kurduğumuz ve sevildiğimizi nasıl algıladığımız, geçmişten taşıdığımız bağlanma örüntüleriyle yakından ilişkili olabilir.
Bağlanma kuramının temelleri John Bowlby’nin çalışmalarına dayanır. Bowlby, insanın yaşamının erken dönemlerinden itibaren kendisini güvende hissetmesini sağlayacak yakın ilişkilere ihtiyaç duyduğunu ve bakım verenlerle kurulan ilişkilerin kişinin dünyayı, kendisini ve diğer insanları nasıl algıladığı üzerinde önemli bir rol oynadığını ileri sürmüştür. Mary Ainsworth’un çalışmaları ise bu kuramsal çerçeveyi gözlemsel araştırmalarla geliştirmiş ve çocukların bakım verenlerinden ayrılma ve yeniden birleşme gibi durumlarda gösterdikleri farklı tepkiler üzerinden farklı bağlanma örüntülerinin anlaşılmasına katkı sağlamıştır. Zaman içerisinde bağlanma kuramı çocukluk ilişkilerinin ötesine taşınmış ve yetişkinlerin romantik ilişkileri de bu perspektiften incelenmeye başlanmıştır. Hazan ve Shaver’ın 1987 yılında yayımladıkları çalışma, romantik aşkı bir bağlanma süreci olarak ele alan önemli çalışmalardan biri olmuş ve yetişkin romantik ilişkilerindeki bağlanma örüntülerinin incelenmesinin önünü açmıştır (Hazan & Shaver, 1987).
Ancak bağlanma stillerini yalnızca “çocuklukta yaşadıklarımızın yetişkinlikte aynen tekrarlanması” şeklinde düşünmek oldukça indirgemeci olur. Günümüzde yetişkin bağlanması çoğu zaman iki temel boyut üzerinden de ele alınmaktadır: bağlanma kaygısı ve bağlanma kaçınması. Bağlanma kaygısı daha çok terk edilme, reddedilme veya yeterince sevilmeme konusunda duyarlılıkla; bağlanma kaçınması ise yakın ilişkilerde mesafe, bağımsızlık ve duygusal yakınlıktan kaçınma eğilimiyle ilişkilendirilmektedir (Mikulincer & Shaver, 2012; Ravitz et al., 2010). Bu iki boyutun farklı düzeylerde birleşmesi, ilişkilerde birbirinden oldukça farklı davranış örüntülerinin ortaya çıkmasına neden olabilir.
“Beni gerçekten seviyor mu?”: Kaygılı bağlanma
Kaygılı bağlanma örüntüsünde kişinin temel hassasiyetlerinden biri, ilişkinin güvenli olup olmadığı ve karşı tarafın kendisini terk edip etmeyeceğidir. Partnerin davranışlarındaki küçük değişiklikler bile yoğun biçimde fark edilebilir. Mesajın normalden kısa gelmesi, önceki günlere kıyasla daha az ilgi gösterilmesi ya da bir planın son anda iptal edilmesi, yalnızca o ana ait bir davranış olarak değil, ilişkinin tamamına dair bir işaret olarak yorumlanabilir.
Bu durumda kişinin zihni sürekli ilişkiyi kontrol etmeye başlayabilir. “Benden uzaklaşıyor mu?”, “Artık eskisi kadar sevmiyor mu?”, “Bir şey mi yaptım?” gibi sorular tekrar tekrar zihne gelebilir. Kişi yalnızca karşı tarafın davranışını değil, kendi değerini de ilişkinin gidişatı üzerinden değerlendirmeye başlayabilir. Böylece partnerin yakınlığı rahatlatıcı, mesafesi ise tehdit edici hale gelir.
Bu durum, kişinin “fazla sevmesi” ya da “fazla ilgili olması” olarak açıklanabilecek kadar basit değildir. Bağlanma kaygısının yükseldiği durumlarda kişinin ilişkiyle ilgili tehdit sinyallerine daha duyarlı hale gelmesi ve güvence arama davranışlarının artması söz konusu olabilir (Shaver & Mikulincer, 2008). Dolayısıyla bazen kişi karşısındaki insanı kaybetmekten korktuğu için değil, ilişki üzerinden kendi güvenlik duygusunu yeniden kurmaya çalıştığı için daha fazla yakınlık arıyor olabilir.
“Çok yaklaşma”: Kaçıngan bağlanma
Bir başka tarafta ise yakınlık arttığında rahatsızlık hisseden insanlar vardır. Bu kişiler ilişkileri önemsemiyor değildir. Ancak bir ilişkinin giderek daha fazla duygusal yakınlık, bağlılık veya karşılıklı ihtiyaç içermesi, onlar için tehdit edici hale gelebilir. İlişki başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşılıklı duygular belirginleşmeye başladığında aniden mesafe koyabilir. Birlikte geçirilen zaman arttığında daha fazla yalnız kalma ihtiyacı duyabilir veya ilişkinin geleceği hakkında konuşulmaya başlandığında geri çekilebilir.
Kaçıngan bağlanma örüntüsünde kişi, yakın ilişkilerin önemini küçümseyebilir ya da bağımsızlığını korumayı duygusal yakınlığın önünde tutabilir. Bu nedenle “Ben kimseye ihtiyaç duymam”, “İlişki insanı değilim” veya “Fazla yakınlık beni bunaltıyor” gibi düşünceler zaman zaman bir korunma biçimine dönüşebilir. Buradaki mesafe ihtiyacını doğrudan sevgisizlik olarak yorumlamak ise her zaman doğru değildir. Yakınlık bazı insanlar için yalnızca mutluluk değil, aynı zamanda kırılganlık anlamına da gelebilir.
Tam da bu nedenle bazı insanlar bir ilişkiyi isterken ilişki gerçek anlamda yakınlaşmaya başladığında geri çekilebilir. Geçtiğimiz yazımızda ele aldığımız “ilişkiye hazır olmamak” meselesinin altında da zaman zaman bu tür bir yakınlık çatışması bulunabilir. Kişi bağ kurmak ister; fakat bağ kurmanın beraberinde getirdiği görülme, ihtiyaç duyma ve incinme ihtimaliyle karşılaştığında mesafe koymayı daha güvenli bulabilir.
“Hem gel hem git”: Korkulu-kaçıngan bağlanma
Belki de en karmaşık görünen örüntülerden biri, hem yakınlık isteğinin hem de yakınlığa yönelik korkunun aynı anda bulunmasıdır. Kişi bir yandan sevgi, ilgi ve yakınlık ararken diğer yandan biri kendisine gerçekten yaklaştığında geri çekilebilir. Uzaklık arttığında özler, yakınlık arttığında ise bunalmış hissedebilir.
Bu nedenle ilişki içerisinde “yaklaşma–uzaklaşma” döngüsü oluşabilir. Kişinin davranışları dışarıdan tutarsız görünebilir: Bir gün yoğun bir yakınlık gösterirken başka bir gün duygusal olarak tamamen geri çekilebilir. Bartholomew ve Horowitz’in yetişkin bağlanmasına ilişkin dört kategorili modeli, bu farklılıkları kişinin kendisi ve diğer insanlarla ilgili olumlu ya da olumsuz zihinsel temsilleri üzerinden açıklamaya çalışmıştır. Modelde güvenli, saplantılı/kaygılı, kayıtsız/kaçınan ve korkulu bağlanma örüntülerinden söz edilmektedir (Bartholomew & Horowitz, 1991).
Burada önemli olan, bu kategorilerin insanları kesin çizgilerle birbirinden ayıran değişmez kutular olmadığını bilmektir. Günümüzde yetişkin bağlanması araştırmalarında kategorik sınıflandırmaların yanı sıra kaygı ve kaçınma gibi boyutsal yaklaşımlar da yaygın biçimde kullanılmaktadır (Ravitz et al., 2010). Yani bir insanın her ilişkide ve her koşulda aynı şekilde davranması beklenmez. Aynı kişi farklı ilişkilerde, farklı dönemlerde veya farklı stres koşullarında farklı bağlanma tepkileri gösterebilir.
Peki güvenli bağlanma nasıl görünür?
Güvenli bağlanma, ilişkinin hiç sorun yaşamaması anlamına gelmez. Aksine çatışma, kırgınlık veya uzaklaşma yaşandığında bunların ilişkiyi tamamen tehdit eden durumlar olarak algılanmamasıyla ilgilidir. Güvenli bağlanma örüntüsünde kişi hem yakınlık kurabilir hem de kendi bireyselliğini koruyabilir. İhtiyaçlarını ifade etmekten, karşı tarafa güvenmekten veya gerektiğinde destek istemekten bütünüyle kaçınmaz.
Burada önemli olan, “Ben güçlü biriyim, kimseye ihtiyacım yok” demek değil; ihtiyaç duyabilmenin de insan olmanın bir parçası olduğunu kabul edebilmektir. Aynı şekilde sürekli güvence aramak yerine, ilişkide ortaya çıkan kaygıyı fark edip bununla baş edebilmek de güven duygusunun önemli bir parçasıdır. Araştırmalar, bağlanma güvenliğinin duygusal düzenleme, psikolojik işlevsellik ve sosyal uyum açısından önemli bir kaynak olabileceğini göstermektedir (Mikulincer & Shaver, 2020).
Bağlanma stilimiz kaderimiz mi?
Belki de bağlanma stilleri hakkında konuşurken en dikkat edilmesi gereken nokta burasıdır. “Ben kaygılı bağlanıyorum” veya “Ben kaçınganım” demek, kişinin kendisini açıklayan bir farkındalık sağlayabilir; ancak bunu değişmez bir kimlik tanımına dönüştürmek yeni bir sınırlılık yaratabilir.
Bağlanma örüntüleri önemli ölçüde süreklilik gösterebilse de insan ilişkileri durağan değildir. Yeni ilişkiler, güvenli deneyimler, kişinin kendi duygularını fark etmesi ve psikoterapi gibi süreçler, bireyin yakınlık ve güven konusunda farklı deneyimler geliştirmesine katkı sağlayabilir. Özellikle yetişkinlikte güvenlik duygusunun desteklenmesinin duygu düzenleme ve psikolojik işlevsellik açısından olumlu sonuçlarla ilişkili olduğu gösterilmiştir (Mikulincer & Shaver, 2020).
Bu nedenle mesele yalnızca “Ben hangi bağlanma stiline sahibim?” sorusunu yanıtlamak değildir. Belki daha önemli olan, “Yakınlık kurduğumda bende ne oluyor?” sorusudur.
Karşımdaki kişi uzaklaştığında kendimi değersiz mi hissediyorum? Yakınlaştığında geri çekilme ihtiyacı mı duyuyorum? İlişkide ihtiyaçlarımı söylemekten korkuyor muyum? Sevildiğimden emin olmak için sürekli kanıt mı arıyorum? Yoksa hem kendime hem karşımdakine alan açarak yakınlık kurabiliyor muyum?
Çünkü bazen ilişkilerimizde yaşadığımız sorun, karşımızdaki kişinin bizi ne kadar sevdiğinden çok, sevgi ve yakınlık karşısında bizim nasıl konumlandığımızla ilgilidir. Birinin mesajına geç cevap vermesi elbette onun bağlanma stilimizi “tetiklediği” anlamına gelmez; ancak o davranışın bizde yarattığı yoğun tepki, kendi ilişki örüntülerimizi anlamamız için bir ipucu olabilir.
Belki de bu nedenle bağlanma stillerini birer etiket olarak değil, kendimizi anlamak için kullanılan bir harita olarak görmek daha sağlıklıdır. Çünkü amaç “Ben kaygılıyım, o kaçıngan” diyerek ilişkiyi açıklamak değil; “Ben ilişkilerde neye ihtiyaç duyuyorum, ne zaman korkuyorum ve yakınlık kurarken kendimi nasıl daha güvende hissedebilirim?” sorularına yaklaşabilmektir.
Sonuçta hepimiz bir ilişkiye yalnızca bugünkü halimizle gelmeyiz. Geçmiş deneyimlerimiz, öğrendiğimiz ilişki biçimleri ve kendimizle ilgili inançlarımız da bizimle birlikte gelir. Fakat geçmişimizin ilişkilerimiz üzerindeki etkisini fark etmek, onun tarafından yönetilmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Belki de yetişkinlikte kurduğumuz en önemli bağ, yalnızca başka biriyle kurduğumuz bağ değildir. Kendimizin korkularını, ihtiyaçlarını ve yakınlık biçimini anlayabilmek de sağlıklı ilişkilerin başlangıç noktalarından biridir.
Çünkü bazen ilişkiyi değiştirmek için önce karşımızdaki kişiyi değil, ilişki içinde kendimizi nasıl konumlandırdığımızı fark etmemiz gerekir.
Kaynakça
- Bartholomew, K., & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: A test of a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226–244. https://doi.org/10.1037/0022-3514.61.2.226
- Hazan, C., & Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2012). Adult attachment orientations and relationship processes. Journal of Family Theory & Review, 4(4), 259–274. https://doi.org/10.1111/j.1756-2589.2012.00142.x
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2020). Broaden-and-build effects of contextually boosting the sense of attachment security in adulthood. Current Directions in Psychological Science, 29(1). https://doi.org/10.1177/0963721419885997
- Ravitz, P., Maunder, R., Hunter, J., Sthankiya, B., & Lancee, W. (2010). Adult attachment measures: A 25-year review. Journal of Psychosomatic Research, 69(4), 419–432. https://doi.org/10.1016/j.jpsychores.2009.08.006
- Shaver, P. R., & Mikulincer, M. (2008). Adult attachment and cognitive and affective reactions to positive and negative events. Social and Personality Psychology Compass, 2(5), 1844–1865. https://doi.org/10.1111/j.1751-9004.2008.00146.x


