Birey; toplumun kurduğu zaman çarkları arasında, gelişim sürecini doğrusal bir akış içinde yaşaması gerektiği illüzyonuyla sıkıştırılarak büyür. Bu sıkışmışlık hali zamanla, kişinin kendi içinde genişleyip dallanıp budaklanacağı alanı daraltır. Varoluşunu adeta hareket bile edemeyeceği bir kafese dönüştürür. Alan daraldıkça, benlikten bazı parçalar da o çarkların arasında ayrılmak ya da öğütülmek durumunda kalır. Bu feda edilişte ilk kurban edilen, kişinin kendiliğine özgü ihtimalleri olur. Bu noktada geriye kalan tek yol, eldeki parçalarla sistemik beklentilere uygun bir biçim alarak uyum sağlamaktır. Varlık, dış dünyaya adapte olabilmek adına adeta sahte bir kendilik inşa eder. Ne var ki uyum sağlama işleviyle ortaya çıkan bu yapı, özü içten içe çürütmeye programlanmıştır. Benliğin feda edilen her bir parçasıyla kişi, derin bir yabancılaşma ızdırabına sürüklenir. Ve nihayetinde, inşa edilen sahte kendilikle birlikte birey, artık kendi varoluşunun kafesi haline gelir.
Potansiyelini İçinde Çürütmek
Görünmez bir toplumsal takvim üzerinden şekillenen bu süreç, bireyin yaşamını kendi arzu ve gelişimsel ihtiyaçlarıyla değil, yaşın gerektirdiği yapılması gerekenler üzerinden değerlendirmesine yol açar. Henüz gerçekleşmemiş her yaşam olayı, bir eksiklik ve geç kalmışlık hissiyatı yaratır. Süreğen bir telâş ve kronik bir yetişme çabası içinde koşturan birey, katedilen yolun farkındalığını yitirir. Bir yanı anı yakalamaya çalışırken, diğer yanı elinden kayıp giden yaşamın yasını tutar. Günün sonunda biriken ağır yorgunluk ve ulaşamamışlık kaygısı, kişiyi ileriye taşımak yerine olduğu yere sabitler ve felç edici bir atalete sürükler. Kişi sanki olduğu yere mim gibi çakılmıştır ve hareketi imkansızlaşmıştır.
Bütün İncirleri Aynı Anda İstemek
Sylvia Plath, Sırça Fanus adlı romanında yaşamın önünde uzanan farklı ihtimalleri, bir incir ağacının dallarında sıralanan meyveler üzerinden metaforlaştırır. Ağacın her bir inciri, kişinin yaşayabileceği başka bir hayatı temsil eder: Bir kariyer, ilişki, annelik, özgürlük, üretkenlik ya da bambaşka bir benlik ihtimali. Birini seçmek, kaçınılmaz olarak diğer ihtimallerden vazgeçmek anlamına gelir. Metaforun temel çatışması da seçeneklerin fazlalığında ortaya çıkar. Kişi, sahip olabileceği bütün hayatları kaybetmek istemediği için herhangi birini seçmekte zorlanır. Zaman ilerledikçe dallardaki incirler birer birer olgunlaşır, düşer ve geride yaşanmamış hayatların ihtimali kalır. Böylece potansiyel, geleceğe açılan bir olanak olmaktan çıkarak gerçekleşmemiş olanların yasına dönüşür. Bu metafor, günümüz bireyinin toplumsal zamanla kurduğu ilişki açısından yeniden düşünülebilir. Toplum yalnızca bireyden bir hayat seçmesini istemez. Çoğu zaman hayatın bütün incirlerine aynı anda sahip olmasını bekler. Başarılı olmak, ekonomik bağımsızlık kazanmak, nitelikli bir meslek edinmek, romantik bir ilişki kurmak, aile oluşturmak, üretken olmak ve kendini gerçekleştirmek. Böylece hayat, deneyimlenen bir süreç olmaktan çıkar ve tamamlanması gereken bir listeye dönüşür. Oysa insan bütün incirleri aynı anda yiyemez. Her seçim, başka bir ihtimalin geride bırakılmasını gerektirir. Her şeye yetişme arzusu, başlangıçta potansiyelin genişliğinden doğuyor gibi görünse de zamanla onun karşısındaki en büyük engellerden birine dönüşür.
Kendi Zamanına Geri Dönmek
Oubaitori felsefesi, bu anlamda bireyin potansiyeli, gelişimi ve zamanla kurduğu ilişkiyi yeniden düşündürür. Ancak burada potansiyel, her bireyin mutlaka olağanüstü, şatafatlı ya da toplumsal olarak görünür bir başarıya ulaşacağı yönündeki idealize edilmiş bir varsayım olarak anlaşılmamalıdır. Potansiyelinin sınırlarını bir spektrum gibi ele alabiliriz. Bir portakal ağacından incir vermesi beklenemez. Aynı şekilde portakal ağacının meyve verme zamanı da başka bir ağacın gelişimsel ritmi üzerinden belirlenmez. Ağacın hangi meyveyi vereceği kadar, ne zaman meyve vereceği de kendi biyolojik yapısı ve çevresel koşullarıyla ilişkilidir. Bu nedenle henüz meyve vermemesi, ağacın işlevini yerine getiremediği ya da kendi doğasından eksik kaldığı anlamına gelmez.

