İnsan Neden Kendini Başkalarının Aynasında Arar? Öz değerimiz ve dışsal onay ihtiyacının psikolojik kökenleri
Hepimiz zaman zaman başkalarının bize nasıl davrandığından etkileniriz. Yakın bir arkadaşımızın bizi aramaması, partnerimizin eskisi kadar ilgi göstermemesi ya da iş yerinde emeğimizin fark edilmediğini hissetmemiz moralimizi bozabilir. Bu oldukça insani bir durumdur.
Ancak bazı insanlar için bu deneyimler yalnızca geçici bir hayal kırıklığı değildir. Karşı tarafın davranışı, kişinin kendi değeriyle ilgili güçlü sonuçlara dönüşebilir. Beni aramadı çünkü önemsizim, Mesajıma cevap vermedi çünkü sevilmeye layık değilim ya da Eleştirildim çünkü yetersiz biriyim, gibi düşünceler kısa sürede zihni ele geçirebilir.
Bu noktada yaşanan acının kaynağı çoğu zaman olayın kendisi değil, olaya yüklenen anlamdır. Başka bir ifadeyle kişi, yaşadığı deneyimi kendi benlik değerinin bir göstergesi olarak yorumlamaktadır.
Peki neden bazı insanlar başkalarının davranışlarından bu kadar etkilenirken bazıları aynı olay karşısında psikolojik dengelerini koruyabilir? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Aynı olayın iki farklı kişide farklı duygular uyandırmasının temelinde, her bireyin yaşamı boyunca geliştirdiği psikolojik filtreler bulunur. Hiçbirimiz yaşadığımız olayları olduğu gibi algılamayız; onları geçmiş deneyimlerimiz, çocuklukta kurduğumuz ilişkiler, kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançlar ve daha önce yaşadığımız duygusal deneyimler aracılığıyla yorumlarız.
Örneğin çocukluk yıllarında duyguları tutarlı biçimde karşılanan ve koşulsuz kabul gören bir birey, yetişkinlikte yaşadığı belirsizlikleri çoğu zaman benlik değerine yönelik bir tehdit olarak algılamaz. Buna karşılık, sevginin koşullu olduğu, sık eleştirildiği ya da duygusal ihtiyaçlarının yeterince görülmediği bir ortamda büyüyen birey, benzer bir durumda yalnızca o anı yaşamaz; geçmişte hissettiği değersizlik, yetersizlik ya da terk edilme duyguları da yeniden harekete geçebilir.
Bu nedenle yaşadığımız olayların etkisini belirleyen yalnızca olayın kendisi değildir. O olayın, zihnimizde hangi anlamı uyandırdığı ve hangi eski duygusal yaraya temas ettiği de önemlidir. Bir mesajın gecikmesi herkes için aynı anlama gelmez. Kimi için günlük yaşamın sıradan bir parçasıyken, kimi için “Sevilmiyorum.”, “Önemsenmiyorum.” ya da “Terk edileceğim.” düşüncelerini tetikleyebilir. Psikolojik farkı yaratan şey de tam olarak bu anlamlandırma sürecidir.
Öz Değer Nedir ve Nasıl Gelişir?
Öz değer, bireyin kendisini ne kadar değerli, yeterli ve sevilebilir gördüğüne ilişkin temel inançtır. Sağlıklı öz değere sahip bireyler hata yaptıklarında bunu yetersizlik veya başarısız olarak görmezler. Başarısız olabilirler, reddedilebilirler ya da eleştirilebilirler; ancak bu durumların kendilerini tamamen değersiz biri olmadığını bilirler.
Buna karşılık kırılgan öz değere sahip bireylerde benlik algısı dış koşullara daha bağımlıdır. Başkalarının ilgisi arttığında kendilerini değerli hissederken, ilginin azalmasıyla birlikte öz saygıları da hızla düşebilir. Bu nedenle öz değer yalnızca “kendini sevmek” değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin ne kadar sağlam olduğunun da önemli bir göstergesidir.
Bağlanma kuramına göre bireyin kendilik algısı yaşamın ilk yıllarında bakım verenlerle kurduğu ilişki içinde şekillenmeye başlar (Bowlby, 1988). İhtiyaçları tutarlı biçimde karşılanan, duyguları görülen ve koşulsuz kabul edilen çocuklar zamanla şu mesajı içselleştirir:
“Ben değerliyim.”
Ancak sevginin başarıya, uslu olmaya ya da beklentileri karşılamaya bağlı olduğu aile ortamlarında çocuk farklı bir öğrenme geliştirebilir.
“Ancak beklentileri karşılarsam sevilirim.”
Bu öğrenme yetişkinlikte de devam eder. Artık kişi yalnızca anne babasının değil; partnerinin, arkadaşlarının, yöneticisinin ya da sosyal çevresinin onayıyla kendisini değerli hissetmeye başlar.
Çocukluk Deneyimleri Yetişkinlikte Nasıl Konuşur?
Psikoterapi odasında sık karşılaşılan durumlardan biri, bugünkü olayların geçmişte oluşmuş duygusal yaraları harekete geçirmesidir. Örneğin partnerinin birkaç saat mesaj atmaması bazı bireylerde yalnızca küçük bir belirsizlik yaratırken, bazı kişiler bunu yoğun bir terk edilme korkusu olarak yaşayabilir.
Burada tetiklenen yalnızca bugünkü olay değildir.
Geçmişte yeterince görülmemiş olmak, sık eleştirilmek, sevgiyi hak etmek zorundaymış gibi büyümek ya da duygusal ihtiyaçların ihmal edilmesi, yetişkinlikte benzer durumlarla karşılaşıldığında yeniden aktifleşebilir.
Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan yoğun duyguların önemli bir kısmı yalnızca bugüne değil, geçmiş yaşantılara da temas eder.
Bilişsel Davranışçı Terapi Perspektifi
Bilişsel davranışçı terapiye göre yaşadığımız olaylar tek başına duygularımızı belirlemez; olaylara yüklediğimiz anlam, duygusal tepkimizin temel belirleyicisidir (Beck, 1976). Aynı olayın farklı kişilerde farklı duygular uyandırmasının nedeni de budur.
Örneğin bir arkadaşınız mesajınıza saatler sonra cevap verdiğinde bir kişi bunu “Muhtemelen yoğundur.” şeklinde yorumlayabilirken, bir başkası “Artık benimle konuşmak istemiyor.” ya da “Ben yeterince değerli değilim.” sonucuna ulaşabilir. İlk yorum kısa süreli bir merak yaratırken, ikinci yorum yoğun kaygı, üzüntü ve değersizlik hissini tetikleyebilir.
Bu yorumlar çoğu zaman otomatik olarak ortaya çıkar ve birey tarafından sorgulanmadan doğru kabul edilir. Öz değeri kırılgan olan kişilerde bu otomatik düşünceler, “Yeterli değilim.”, “Sevilmeye layık değilim.” gibi temel inançlarla beslenebilir. Böylece yaşanan her belirsizlik, bu inançları doğrulayan bir kanıt gibi algılanır.
Bilişsel davranışçı terapinin temel amaçlarından biri, bireyin bu otomatik düşünceleri fark etmesine, doğruluğunu sorgulamasına ve daha dengeli alternatif yorumlar geliştirmesine yardımcı olmaktır. Böylece kişi, başkalarının davranışlarını kendi değerinin bir göstergesi olarak görmek yerine, olayları daha gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmeyi öğrenebilir.
İlişkilerde Öz Değer Neden Daha Fazla Tetiklenir?
Yakın ilişkiler, çocuklukta kurulan bağlanma sistemini en güçlü biçimde harekete geçiren alanlardan biridir. Bu nedenle romantik ilişkilerde yaşanan küçük değişimler bile bazen beklenenden çok daha yoğun hissedilebilir.
Partnerin yorgun olması… Eskisi kadar sık mesaj atmaması… Yoğun çalışması… Bireyin zihninde hızla şu düşüncelere dönüşebilir: “Artık beni sevmiyor.” “Ben yeterli değilim.” “Beni terk edecek.” Oysa bu düşünceler her zaman gerçeği yansıtmaz. Çoğu zaman geçmişten gelen kaygılar bugünkü olayları olduğundan daha tehdit edici hâle getirir. Klinik uygulamalarda sık karşılaşılan örüntülerden biri şudur:
Kişi önce karşı tarafın davranışını fark eder. Ardından bunu kendi değeriyle ilişkilendirir ve yoğun kaygı hisseder.
Kaygıyı azaltmak için sürekli mesaj atar, açıklama ister, güvence arar ya da karşı tarafı test etmeye başlar. Ancak bu davranışlar kısa süreli rahatlama sağlasa da uzun vadede kaygıyı besler ve ilişkinin doğal akışını zorlayabilir. Bu nedenle psikoterapide yalnızca davranışlar değil, davranışların altında yatan temel inançlar üzerinde çalışmak önemlidir.
Sonuç
Başkalarının davranışlarından etkilenmek insan olmanın doğal bir parçasıdır. Ancak kendi değerimizi tamamen dışarıdan gelen onaya bağladığımızda, yaşamımızı kontrol edemeyeceğimiz değişkenlere teslim etmiş oluruz.
Gerçek psikolojik dayanıklılık, herkes tarafından beğenilmekten değil; herkes bizi aynı şekilde görmese bile kendimizle sağlıklı bir ilişki kurabilmekten geçer. Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Başkaları bana nasıl davranıyor?” değil, “Ben kendime nasıl davranıyorum?”.
Çünkü insanın gerçek değeri, başkalarının onu ne kadar onayladığından çok, kendisine ne kadar şefkat ve saygıyla yaklaşabildiğinde saklıdır.
Kaynakça
Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press. Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
Kaynakça
- Kaynakça
- Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.
- Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.


