Travma Araştırmalarının Kısa Tarihi
Travmanın sistematik incelenmesi 19. yüzyılda Jean-Martin Charcot’un histeri hastaları üzerindeki çalışmalarına uzanır. Bu çığırı Freud, Janet ve Breuer sürdürmüş; ardından Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın getirdiği yıkım, savaş travmalarının tanımlanmasını ve araştırılmasını hızlandırmıştır (Özen, 2017). Travma kavramı tanı sistemlerine ilk kez 1980 yılında DSM-III ile girmiş; ‘büyük stres tepkisi’ olarak başlayan kavramsal çerçeve, sonraki baskılarda kapsamlı biçimde genişlemiş ve derinleşmiştir.
Kuşaklararası travma aktarımına ilişkin ilk sistematik çalışmalar 1966 yılında Kanada’da gerçekleştirilmiştir. Kavram ise ilk kez 1979’da H. Barocas ve C. Barocas tarafından Holokost’tan kurtulanların çocuklarını tanımlamak amacıyla kullanılmıştır (Hocaoğlu, 2014). Yapılan araştırmalar, bu çocukların daha yıkıcı davranışlar, aşırı bağımlılık ve daha fazla kişilik çatışması sergilediğini ortaya koymuştur (Sigal ve ark., 1973; Graff, 1975’ten aktaran Çabuk, 2020). Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung ise kolektif bilinçdışı kavramıyla, bireylerin atalarından miras aldığı davranış kalıplarının, korkularının ve duygularının semboller ve arketipler aracılığıyla nesiller boyunca aktarıldığını ileri sürmüştür (Kavut, 2020; Wolynn, 2016).
Travma Bir Nesilden Diğerine Nasıl Geçer?
Travmanın nesiller boyu nasıl iletildiği sorusu, araştırmacıları birbirini tamamlayan birden fazla mekanizmayı incelemeye yöneltmiştir. Kellermann (2001a), bu mekanizmaları dört temel modelde toplamaktadır: psikodinamik, sosyokültürel, aile sistemleri ve biyolojik model (Hocaoğlu, 2014).
Psikodinamik ve Aile Sistemleri: Söylenmeyenler Beden Bulur
Psikodinamik perspektiften bakıldığında Abraham ve Torok’un (2005) tanımladığı ‘endokript özdeşleşmesi’ mekanizması öne çıkar: ebeveynin içselleştirip çözüme kavuşturamadığı travma, çocuğa bilinçdışı yollarla aktarılır. Aile sistemleri kuramcıları ise bu süreci farklı bir dille anlatır. Lebovici (1993), ‘aile mandası’ kavramıyla çocuğa doğumda atfedilen rolün nasıl belirlendiğini açıklarken; Boszormenyi-Nagy (2014), ebeveynlerin çocuklarına bilinçdışı biçimde bir hatayı düzeltme, acıyı dindirme ya da kaygıyı yatıştırma rolleri yüklediğini ve bunun kuşaklararası bir borç ve sadakat bağı oluşturduğunu vurgular.
Sosyokültürel aktarım ise aile sırları, anlatılmamış kayıplar, sessizlik örüntüleri ve ebeveynin travma sonrası uyumu aracılığıyla gerçekleşir (Danieli, 1993). Tisseron’a (1996) göre tüm aile sırları, çocuk tarafından tüm zihinsel yaşamına damgasını vuracak ve mesleki, yakın ilişkiler ile sosyal yaşamını etkileyecek bir baskı biçimi olarak algılanır. Travmanın ‘birincil dili’ yalnızca sözel değildir (Wolynn, 2016); fiziksel, fizyolojik, duygusal ve davranışsal boyutlarda kendini gösterebilir.
Epigenetik: Travmanın DNA’ya Kazınan Belleği
Belki de en çarpıcı bulgular biyoloji alanından gelmektedir. Yehuda ve ekibinin Yahudi soykırımından kurtulanların çocuk ve torunlarıyla yürüttüğü araştırmalar çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır: travmanın biyolojik bir belleği vardır ve bu bellek kortizol salınımı aracılığıyla aktarılmaktadır (Yehuda ve Bierer, 2008; Yehuda ve ark., 2001). Epigenetik alandaki bu bulgular, travmanın yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir kuşaklararası miras bıraktığını göstermektedir (Yehuda ve Lehrner, 2018).
Travmatik bir deneyim söz konusu olduğunda bellek işlevi sekteye uğrar; duygusal yüklü bilgi dil aracılığıyla adlandırılamaz ve örtük bellekte depolanır (Van der Kolk, 2014). Bağlanma biçiminin de bu örtük bellekte yer aldığı bilinmektedir. Yani atalardan gelen izler, bazen kelimeler aracılığıyla değil, doğrudan bedenin hafızasında yaşar.
Bağlanma Kuramı: Sevginin ve Acının Nesiller Boyu Aktarımı
Güvensiz Bağlanma Nasıl Yeniden Üretilir?
Bağlanma kuramı perspektifinden değerlendirildiğinde, güvensiz bağlanma biçimlerinin kuşaklararası aktarımı özellikle çözümsüz travma ya da kayıp yaşamış ebeveynlerin çocukları üzerindeki etkiler incelendiğinde açıkça belgelenmektedir. Annelerin bağlanma biçimleri çocuklarına geçmekte; bir nesli etkileyen olumsuz deneyimler sonraki nesilleri de etkileme eğilimi taşımaktadır (Gravener ve ark., 2012; Özcan ve ark., 2016).
Çözümsüz travma ya da tamamlanmamış yas süreci, annenin bebeğinin ihtiyaçlarına duyarlı ve etkili biçimde yanıt verme kapasitesini zayıflatarak güvensiz bağlanma riskini artırmaktadır (Iyengar ve ark., 2014). Küçük çocuğun ihtiyaçlarına tutarsız ve yetersiz yanıtlar verildiğinde, çocuk sağlıklı, olumlu ve işlevsel iç çalışma modelleri geliştiremez. Kaybedilen sevgi ve ilgiye duyulan özlem bu çocukların ilerleyen yaşamındaki anlatılarında açıkça kendini göstermekte; yetişkinlikteki sosyal, yakın ve cinsel ilişkilerde işlevini yitirmiş senaryolar olarak yinelenmeye devam etmektedir.
Beden Bir Arşivdir: Travmanın Fiziksel Dışavurumu
İstismar ya da ihmalin eşlik ettiği travmatik bir bakım ortamında yetişen bebek, tehlike anında güvendiği bir bakım verenine başvuramamakta; bu durum hem bağlanma sürecini sekteye uğratmakta hem de bedensel düzlemde iz bırakmaktadır. Kümülatif travmanın yol açtığı tablo, tek seferlik travmatik olayların belirtilerinden belirgin biçimde farklılaşmaktadır: duygu düzenleme bozuklukları, çeşitli somatizasyon biçimleri, psikojenik ağrı, somatoform ve konversiyon belirtileri, duyarsızlaşma ve gerçekdışılık hissi ile kalıcı disosiyatif bozukluklar bu tablonun başlıca bileşenlerini oluşturmaktadır (Van der Kolk ve ark., 2005).
Tıbbi açıdan açıklanamayan belirtiler — yorgunluk, göğüs ağrısı, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, sırt ağrısı, uykusuzluk, nefes darlığı, karın ağrısı ve uyuşma — travmanın bedenselleşmiş ifadesi olarak değerlendirilebilir (Steinbrecher ve ark., 2011). Schore’un (2009) vurguladığı gibi bağlanma travması, diğer gelişimsel travma biçimleriyle benzer etkiler üretmektedir; güvensiz bağlanma ile düşük zihinselleştirme kapasitesinin çocukluk travması ile disosiyatif deneyimler arasındaki ilişkiye aracılık ettiği gösterilmiştir (Huang ve ark., 2020).
Kolektif Yara: Yerli Halklar ve Tarihsel Travma
Sömürgeciliğin Psikolojik Kalıntıları
Kuşaklararası travma yalnızca bireysel aile sistemlerinde değil, kolektif tarihin derin yaralarında da kendini göstermektedir. Fast ve Collin-Vézina’nın (2010) Kanada, ABD ve Avustralya’daki Yerli halklara odaklanan kapsamlı literatür derlemesi, sömürgeci politikaların nesiller boyu nasıl bir psikolojik iz bıraktığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu çalışma, olumsuz sonuçlara odaklanmak ile dirençliliği öne çıkarmak arasındaki literatür yarılmasını köprülemeye çalışmaktadır: her iki boyut da gerçektir ve birbirini dışlamaz.
Kanada’nın sömürge tarihi, First Nations topluluklarının özgün yönetim ve ekonomik sistemlerinin yerle bir edilmesiyle başlamış; 1876 tarihli Kızılderili Yasası rezerv hayatını her boyutuyla denetim altına almıştır. Aborijin çocuklarını ailelerinden koparıp yatılı okullara yerleştirme politikası 1842’den itibaren yaygınlaşmış, 1984’te Saskatchewan’daki son okul kapanana dek sürmüştür (Milloy, 1999). Bu okullarda fiziksel şiddete başvuran yetersiz personel, kronik finansman eksiklikleri ve salgın hastalıklar yüzlerce çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır.
Lakota Halkının Çığlığı: Tarihsel Travma Kavramının Doğuşu
Brave Heart (1998), kuşaklararası travma kavramlarını ilk kez Lakota halkına uygulayan ve bunu ‘tarihsel travma’ olarak adlandıran araştırmacıdır. Lakota’nın genişletilmiş aile anlayışı nedeniyle yasın daha fazla sayıda kaybedileni kapsadığını vurgulamaktadır. Geleneksel yas pratiklerine — saçları kesmek, ‘ruh tutma’ ritüelleri — 1881’de getirilen yasak, yas sürecini patolojik bir hal almaya zorlamış; Yaralı Diz Katliamı’nın (1890) ardından alkol bağımlılığı ve intihar oranları belirgin biçimde yükselmiştir.
Brave Heart’ın kırk beş hizmet sağlayıcıyla yürüttüğü dört günlük psikoeğitimsel müdahale, bu çerçevenin klinik potansiyelini gözler önüne sermiştir: tarihsel travmaya ilişkin eğitim farkındalığı artırmış, geleneksel bir bağlamda paylaşım katartik bir rahatlama sağlamış ve yas etkilerinde azalmayla birlikte daha olumlu bir kimlik ve toplumsal iyileşmeye bağlılık gözlemlenmiştir (Brave Heart, 1999).
Evans-Campbell (2008), tarihsel travmanın ölçütleri olarak şunları önermiştir: topluluktaki pek çok kişinin deneyimi paylaşmış olması, olayların yüksek düzeyde kolektif sıkıntı yaratması ve yıkıcı — çoğunlukla soykırımsal — bir niyetle dış aktörler tarafından sürdürülmüş olması. Araştırmacı, bireysel odaktan çok düzeyli bir çerçeveye geçişi önermektedir: bireysel düzeyde travma sonrası stres belirtileri; aile düzeyinde iletişim güçlükleri ve ebeveynlik stresi; topluluk düzeyinde ise kültürel değerlerin çöküşü ve içselleştirilmiş ırkçılık.
Direnmek ve Var Olmaya Devam Etmek
Olumsuz sonuçların yanı sıra araştırmalar güçlü bir dirençlilik tablosu da ortaya koymaktadır. Chandler ve Lalonde’un (1998, 2004) bulguları son derece çarpıcıdır: British Columbia’da incelenen 196 First Nations topluluğundan 111’inde hiç intihar gerçekleşmemişti. Öz-yönetim en güçlü koruyucu etken olarak öne çıkmış; arazi talepleri, eğitim, sağlık hizmetleri, kültürel tesisler ve toplulukça yönetilen çocuk refah hizmetleri gibi kültürel süreklilik göstergeleri daha düşük intihar oranlarıyla ilişkilendirilmiştir.
Whitbeck ve çalışma arkadaşlarının (2004) 746 gençle yürüttüğü analizde kültürleşme ve gelenekselliğin intihar davranışlarıyla olumsuz ilişkili olduğu görülmüştür. Hükümet politikalarının tam olarak yok etmeye çalıştığı unsur — kültürel kimlik ve manevi pratikler — Yerli halkların bedensel ve ruhsal esenliği açısından yaşamsal öneme sahip olduğunu kanıtlamıştır.
Ruh Sağlığı Çalışanları İçin Ne Anlam İfade Eder?
Kuşaklararası travma alanındaki birikimli kanıtlar, bizi bireysel patoloji odaklı geleneksel klinik bakışı genişletmeye davet etmektedir. Bir danışanın yaşadığı belirtiler — paniği, kaygısı, bedensel şikâyetleri — yalnızca kendi deneyimiyle açıklanamayabilir; ailesinin, halkının ve tarihinin derin izlerini taşıyor olabilir.
Bu anlayış, klinik pratikte köklü dönüşümler gerektirmektedir. Kapsamlı bir değerlendirme için aile geçmişini ve kolektif tarihi göz önünde bulundurmak zorunludur. Farklı kültürel gruplarla çalışırken o grubun iyileşme anlayışına saygı duymak şarttır; batılı tedavi modelleri her toplulukta aynı biçimde uygulanamaz (Duran ve Duran, 1995). Yalnızca olumsuz sonuçlar değil, sağkalım stratejileri ve dirençlilik de değerlendirilmelidir.
Araştırma bulguları tutarlı olmakla birlikte bazı çalışmalar, maruz kalan ve kalmayan bireylerin çocukları arasında anlamlı bir farklılık bulunmadığını da saptamıştır (Fridman ve ark., 2011; Sagi-Schwartz ve ark., 2008). Bu tutarsızlık, alandaki yöntemsel güçlüklere ve aktarım mekanizmalarının çok boyutluluğuna işaret etmektedir. Kuşaklararası travmayı etkileyen değişkenlerin — aile iletişimi, sosyal çevre, kültürel kaynaklar, epigenetik faktörler — karmaşık etkileşimi, tek nedensellik modelleriyle açıklanmayı zorlaştırmaktadır.
Son olarak vurgulanması gereken kritik bir nokta şudur: kuşaklararası aktarım yalnızca acıyı değil, baş etme stratejilerini, psikolojik sağlamlığı ve hayatta kalma bilgeliğini de kapsamaktadır (Goodman, 2013). Bazı araştırmalar, ebeveynlerin travmatik deneyimlerinin ikinci kuşağın psikolojik sağlamlığını artırdığına dair bulgular içermektedir (Braga ve ark., 2012; Kellermann, 2001b). Miras yalnızca yara değildir; iyileşme gücü de nesilden nesile aktarılmaktadır.
Döngüyü Kırmak: Sonuç
Kuşaklararası travma, psikolojinin belki de en çarpıcı bulgularından birini bize sunmaktadır: geçmiş gerçekten geçmez. Büyükbabanın yaşayamadığı yasını, babanın taşıdığı sessizliği, annenin dile getiremediği korkuyu bazen torunun bedeni konuşur. Ama bunun tersi de doğrudur: bilinçlendirme, anlam yükleme ve bütünleştirme süreci aracılığıyla bu döngü kırılabilir.
M.’nin hikâyesi bize şunu öğretmektedir: bir bireyin iyileşmesi, yalnızca o bireyin değil, tüm ailesinin, belki tüm soyunun iyileşmesidir. Kolektif düzlemde bakıldığında, bir topluluğun kültürel kimliğini, dilini ve manevi pratiklerini yaşatması tarihsel travmaya karşı en güçlü kalkan olmaya devam etmektedir.
Bu alanda çalışan klinisyenler, araştırmacılar ve politika yapıcılar için öncelikli görev bellidir: sessizliği konuşturmak, aktarılmayan anıları dile getirmek ve nesiller boyu taşınan yaraların üzerine — yargılamadan, ayrımcılık yapmadan — ışık tutmak.
Kaynakça
- Abraham, N. ve Torok, M. (2005). The shell and the kernel: Renewals of psychoanalysis. University of Chicago Press.
- Bakalova, E. (2006). The Bulgarian Muslims: Understanding the impact of forced name change. Balkan Studies Journal, 47(1), 55–80.
- Boszormenyi-Nagy, I. (2014). Invisible loyalties: Reciprocity in intergenerational family therapy. Brunner/Mazel.
- Brave Heart, M. Y. H. (1998). The return to the sacred path: Healing the historical trauma and historical unresolved grief response among the Lakota through a psychoeducational group intervention. Smith College Studies in Social Work, 68(3), 287–305. https://doi.org/10.1080/00377319809517532
- Brave Heart, M. Y. H. (1999). Oyate Ptayela: Rebuilding the Lakota Nation through addressing historical trauma among Lakota parents. Journal of Human Behavior in the Social Environment, 2(1/2), 109–126.
- Brave Heart, M. Y. H. ve deBruyn, L. M. (1998). The American Indian Holocaust: Healing historical unresolved grief. American Indian and Alaska Native Mental Health Research, 8(2), 56–78.
- Braga, L. L., Mello, M. F. ve Fiks, J. P. (2012). Transgenerational transmission of trauma and resilience: A qualitative study with Brazilian offspring of Holocaust survivors. BMC Psychiatry, 12(1), 134.
- Bryant-Davis, T. (2007). Healing requires recognition: The case for race-based traumatic stress. The Counseling Psychologist, 35(1), 135–143.
- Carter, R. T. (2007). Racism and psychological and emotional injury: Recognizing and assessing race-based traumatic stress. The Counseling Psychologist, 35(1), 13–105.
- Chandler, M. J. ve Lalonde, C. E. (2004). Transferring whose knowledge? Exchanging whose best practices? On knowing about indigenous knowledge and aboriginal suicide. Aboriginal Policy Research, 1, 111–123.
- Çabuk, D. (2020). Kuşaklararası travma aktarımı: Kuramsal bir değerlendirme. Türk Psikoloji Yazıları, 23(46), 44–57.
- Danieli, Y. (1993). Diagnostic and therapeutic use of the multigenerational family tree in working with survivors and children of survivors of the Nazi Holocaust. In J. P. Wilson ve B. Raphael (Eds.), International handbook of traumatic stress syndromes (ss. 889–898). Plenum Press.
- Danieli, Y. (2007). Assessing trauma across cultures from a multigenerational perspective. In J. P. Wilson ve C. S. Tang (Eds.), Cross-cultural assessment of psychological trauma and PTSD (ss. 65–89). Springer.
- Dekel, R. ve Goldblatt, H. (2008). Is there intergenerational transmission of trauma? The case of combat veterans' children. American Journal of Orthopsychiatry, 78(3), 281–289.
- Denham, A. R. (2008). Rethinking historical trauma: Narratives of resilience. Transcultural Psychiatry, 45(3), 391–414.
- Duran, E. ve Duran, B. (1995). Native American postcolonial psychology. State University of New York Press.
- Evans-Campbell, T. (2008). Historical trauma in American Indian/Native Alaska communities: A multilevel framework for exploring impacts on individuals, families, and communities. Journal of Interpersonal Violence, 23(3), 316–338.
- Fast, E. ve Collin-Vézina, D. (2010). Historical trauma, race-based trauma, and resilience of indigenous peoples: A literature review. First Peoples Child & Family Review, 5(1), 126–136. https://doi.org/10.7202/1069069ar
- Fleming, J. ve Ledogar, R. J. (2008). Resilience, an evolving concept: A review of literature relevant to Aboriginal research. Pimatisiwin: A Journal of Aboriginal and Indigenous Community Health, 6(2), 7–23.
- Fridman, A., Bakermans-Kranenburg, M. J., Sagi-Schwartz, A. ve Van IJzendoorn, M. H. (2011). Wartime traumatic experiences, Jewish Holocaust survivors. European Psychiatry, 26(4), 239–244.
- Goodman, R. D. (2013). The transgenerational trauma and resilience genogram. Counselling Psychology Quarterly, 26(3–4), 386–405.
- Gravener, J. A., Rogosch, F. A., Oshri, A., Narayan, A. J., Cicchetti, D. ve Toth, S. L. (2012). The relations among maternal depressive disorder, maternal expressed emotion, and toddler behavior problems and attachment. Journal of Abnormal Child Psychology, 40(5), 803–813.
- Herman, J. L. (2016). Travma ve iyileşme: Şiddetin sonuçları (Çev. T. Tosun). Literatür Yayıncılık.
- Hocaoğlu, Ç. (2014). Kuşaklararası travma aktarımı. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 6(4), 426–437.
- Huang, X., Lam, C. B., Yu, L. ve Liu, Y. (2020). Insecure attachment and dissociation: The mediating role of mentalizing. Journal of Nervous and Mental Disease, 208(11), 852–858.
- Iyengar, U., Kim, S., Martinez, S., Fonagy, P. ve Strathearn, L. (2014). Unresolved trauma in mothers: Intergenerational effects and the role of reorganization. Frontiers in Psychology, 5, 966.
- Kavut, S. (2020). Carl Gustav Jung ve kolektif bilinçdışı. Felsefe Tarihi Dergisi, 8(2), 115–128.
- Kellermann, N. P. F. (2001a). Transmission of Holocaust trauma. Echoes of the Holocaust, 6, 1–11.
- Kellermann, N. P. F. (2001b). Psychopathology in children of Holocaust survivors: A review of the research literature. Israel Journal of Psychiatry and Related Sciences, 38(1), 36–46.
- Kira, I. A. (2001). Taxonomy of trauma and trauma assessment. Traumatology, 7(2), 73–86.
- Lebovici, S. (1993). On intergenerational transmission: From filiation to affiliation. Infant Mental Health Journal, 14(4), 260–272.
- Milloy, J. S. (1999). A national crime: The Canadian government and the residential school system, 1879 to 1986. University of Manitoba Press.
- Özen, Ş. (2017). Travma psikiyatrisi. HYB Basım Yayın.
- Öztürk, E. (2023). Bireysel ve toplumsal travma aktarımı: Modern psikotravmatoloji perspektifinden bir değerlendirme. Klinik Psikiyatri Dergisi, 26(1), 1–14.
- Özcan, H., Sunal, A. ve Çelik, M. (2016). Maternal attachment styles and intergenerational transmission of trauma. Türkiye Psikiyatri Dergisi, 17(3), 156–163.
- Ruppert, F. (2011). Symbiosis and autonomy: Symbiotic trauma and love beyond entanglements. Green Balloon Publishing.
- Schore, A. N. (2009). Relational trauma and the developing right brain: The neurobiology of broken attachment bonds. In T. Baradon (Ed.), Relational trauma in infancy (ss. 19–47). Routledge.
- Sigal, J. J., Silver, D., Rakoff, V. ve Ellin, B. (1973). Some second-generation effects of survival of the Nazi persecution. American Journal of Orthopsychiatry, 43(3), 320–327.
- Steinbrecher, N., Koerber, S., Frieser, D. ve Hiller, W. (2011). The prevalence of medically unexplained symptoms in primary care. Psychosomatics, 52(3), 263–271.
- Tisseron, S. (1996). Secrets de famille: Mode d'emploi. Marabout.
- Van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.
- Van der Kolk, B. A., Roth, S., Pelcovitz, D., Sunday, S. ve Spinazzola, J. (2005). Disorders of extreme stress: The empirical foundation of a complex adaptation to trauma. Journal of Traumatic Stress, 18(5), 389–399.
- Whitbeck, L. B., Adams, G. W., Hoyt, D. R. ve Chen, X. (2004). Conceptualizing and measuring historical trauma among American Indian people. American Journal of Community Psychology, 33(3–4), 119–130.
- Wolynn, M. (2016). It didn't start with you: How inherited family trauma shapes who we are and how to end the cycle. Viking/Penguin.
- Yehuda, R. ve Bierer, L. M. (2008). Transgenerational transmission of cortisol and PTSD risk. Progress in Brain Research, 167, 121–135.
- Yehuda, R. ve Lehrner, A. (2018). Intergenerational transmission of trauma effects: Putative role of epigenetic mechanisms. World Psychiatry, 17(3), 243–257. https://doi.org/10.1002/wps.20568
- Yehuda, R., Schmeidler, J., Wainberg, M., Binder-Brynes, K. ve Duvdevani, T. (2001). Vulnerability to posttraumatic stress disorder in adult offspring of Holocaust survivors. American Journal of Psychiatry, 155(9), 1163–1171.
- Zara, A. (2018). Kuşaktan kuşağa aktarılan duygular ve travmalar. Psikoloji Çalışmaları Dergisi, 38(2), 89–114.


