Çarşamba, Temmuz 8, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

KUŞAKLARARASI TRAVMA: DEDENİN SAVAŞI, TORUNUN BEDENİ

Travma Araştırmalarının Kısa Tarihi
Travmanın sistematik incelenmesi 19. yüzyılda Jean-Martin Charcot’un histeri hastaları üzerindeki çalışmalarına kadar uzanır. Bu çığırı Freud, Janet ve Breuer sürdürmüş; ardından Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın getirdiği yıkım, savaş travmalarının tanımlanmasını ve araştırılmasını hızlandırmıştır (Özen, 2017). Travma kavramı tanı sistemlerine ilk kez 1980 yılında DSM-III ile girmiş; ‘büyük stres tepkisi’ olarak başlayan kavramsal çerçeve, sonraki baskılarda kapsamlı biçimde genişlemiş ve derinleşmiştir.

Kuşaklararası travma aktarımına ilişkin ilk sistematik çalışmalar 1966 yılında Kanada’da gerçekleştirilmiştir. Kavram ise ilk kez 1979’da H. Barocas ve C. Barocas tarafından Holokost’tan kurtulanların çocuklarını tanımlamak amacıyla kullanılmıştır (Hocaoğlu, 2014). Yapılan araştırmalar, bu çocukların daha yıkıcı davranışlar, aşırı bağımlılık ve daha fazla kişilik çatışması sergilediğini ortaya koymuştur (Sigal ve ark., 1973; Graff, 1975’ten aktaran Çabuk, 2020). Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung ise kolektif bilinçdışı kavramıyla, bireylerin atalarından miras aldığı davranış kalıplarının, korkularının ve duygularının semboller ve arketipler aracılığıyla nesiller boyunca aktarıldığını ileri sürmüştür (Kavut, 2020; Wolynn, 2016).

Travma Bir Nesilden Diğerine Nasıl Geçer?
Travmanın nesiller boyu nasıl iletildiği sorusu, araştırmacıları birbirini tamamlayan birden fazla mekanizmayı incelemeye yöneltmiştir. Kellermann (2001a), bu mekanizmaları dört temel modelde toplamaktadır: psikodinamik, sosyokültürel, aile sistemleri ve biyolojik model (Hocaoğlu, 2014).

Psikodinamik ve Aile Sistemleri: Söylenmeyenler Beden Bulur
Psikodinamik perspektiften bakıldığında Abraham ve Torok’un (2005) tanımladığı ‘endokript özdeşleşmesi’ mekanizması öne çıkar: ebeveynin içselleştirip çözüme kavuşturamadığı travma, çocuğa bilinçdışı yollarla aktarılır. Aile sistemleri kuramcıları ise bu süreci farklı bir dille anlatır. Lebovici (1993), ‘aile mandası’ kavramıyla çocuğa doğumda atfedilen rolün nasıl belirlendiğini açıklarken; Boszormenyi-Nagy (2014), ebeveynlerin çocuklarına bilinçdışı biçimde bir hatayı düzeltme, acıyı dindirme ya da kaygıyı yatıştırma rolleri yüklediğini ve bunun kuşaklararası bir borç ve sadakat bağı oluşturduğunu vurgular.

Sosyokültürel aktarım ise aile sırları, anlatılmamış kayıplar, sessizlik örüntüleri ve ebeveynin travma sonrası uyumu aracılığıyla gerçekleşir (Danieli, 1993). Tisseron’a (1996) göre tüm aile sırları, çocuk tarafından tüm zihinsel yaşamına damgasını vuracak ve mesleki, yakın ilişkiler ile sosyal yaşamını etkileyecek bir baskı biçimi olarak algılanır. Travmanın ‘birincil dili’ yalnızca sözel değildir (Wolynn, 2016); fiziksel, fizyolojik, duygusal ve davranışsal boyutlarda kendini gösterebilir.

Epigenetik: Travmanın DNA’ya Kazınan Belleği
Belki de en çarpıcı bulgular biyoloji alanından gelmektedir. Yehuda ve ekibinin Yahudi soykırımından kurtulanların çocuk ve torunlarıyla yürüttüğü araştırmalar çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır: travmanın biyolojik bir belleği vardır ve bu bellek kortizol salınımı aracılığıyla aktarılmaktadır (Yehuda ve Bierer, 2008; Yehuda ve ark., 2001). Epigenetik alandaki bu bulgular, travmanın yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir kuşaklararası miras bıraktığını göstermektedir (Yehuda ve Lehrner, 2018).

Travmatik bir deneyim söz konusu olduğunda bellek işlevi sekteye uğrar; duygusal yüklü bilgi dil aracılığıyla adlandırılamaz ve örtük bellekte depolanır (Van der Kolk, 2014). Bağlanma biçiminin de bu örtük bellekte yer aldığı bilinmektedir. Yani atalardan gelen izler, bazen kelimeler aracılığıyla değil, doğrudan bedenin hafızasında yaşar.

Bağlanma Kuramı: Sevginin ve Acının Nesiller Boyu Aktarımı
Güvensiz bağlanma biçimlerinin kuşaklararası aktarımı, özellikle çözümsüz travma ya da kayıp yaşamış ebeveynlerin çocukları üzerindeki etkileri incelendiğinde açıkça belgelenmektedir. Annelerin bağlanma biçimleri çocuklarına geçmekte; bir nesli etkileyen olumsuz deneyimler sonraki nesilleri de etkileme eğilimi taşımaktadır (Gravener ve ark., 2012; Özcan ve ark., 2016).

Çözümsüz travma ya da tamamlanmamış yas süreci, annenin bebeğinin ihtiyaçlarına duyarlı ve etkili biçimde yanıt verme kapasitesini zayıflatarak güvensiz bağlanma riskini artırmaktadır (Iyengar ve ark., 2014). Küçük çocuğun ihtiyaçlarına tutarsız ve yetersiz yanıtlar verildiğinde, çocuk sağlıklı, olumlu ve işlevsel iç çalışma modelleri geliştiremez. Kaybedilen sevgi ve ilgiye duyulan özlem, bu çocukların ilerleyen yaşamındaki anlatılarında açıkça kendini göstermekte; yetişkinlikteki sosyal, yakın ve cinsel ilişkilerde işlevini yitirmiş senaryolar olarak yinelenmeye devam etmektedir.

Beden Bir Arşivdir: Travmanın Fiziksel Dışavurumu
İstismar ya da ihmalin eşlik ettiği travmatik bir bakım ortamında yetişen bebek, tehlike anında güvendiği bir bakım verenine başvuramamakta; bu durum hem bağlanma sürecini sekteye uğratmakta hem de bedensel düzlemde iz bırakmaktadır. Kümülatif travmanın yol açtığı tablo, tek seferlik travmatik olayların belirtilerinden belirgin biçimde farklılaşmaktadır: duygu düzenleme bozuklukları, çeşitli somatizasyon biçimleri, psikojenik ağrı, somatoform ve konversiyon belirtileri, duyarsızlaşma ve gerçekdışılık hissi ile kalıcı disosiyatif bozukluklar bu tablonun başlıca bileşenlerini oluşturmaktadır (Van der Kolk ve ark., 2005).

Tıbbi açıdan açıklanamayan belirtiler — yorgunluk, göğüs ağrısı, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, sırt ağrısı, uykusuzluk, nefes darlığı, karın ağrısı ve uyuşma — travmanın bedenselleşmiş ifadesi olarak değerlendirilebilir (Steinbrecher ve ark., 2011). Schore’un (2009) vurguladığı gibi bağlanma travması, diğer gelişimsel travma biçimleriyle benzer etkiler üretmektedir; güvensiz bağlanma ile düşük zihinselleştirme kapasitesinin çocukluk travması ile disosiyatif deneyimler arasındaki ilişkiye aracılık ettiği gösterilmiştir (Huang ve ark., 2020).

Kolektif Yara: Yerli Halklar ve Tarihsel Travma
Kuşaklararası travma yalnızca bireysel aile sistemlerinde değil, kolektif tarihin derin yaralarında da kendini göstermektedir. Fast ve Collin-Vézina’nın (2010) Kanada, ABD ve Avustralya’daki Yerli halklara odaklanan kapsamlı literatür derlemesi, sömürgeci politikaların nesiller boyu nasıl bir psikolojik iz bıraktığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu çalışma, olumsuz sonuçlara odaklanmak ile dirençliliği öne çıkarmak arasındaki literatür yarılmasını köprülemeye çalışmaktadır: her iki boyut da gerçektir ve birbirini dışlamaz.

Kanada’nın sömürge tarihi, First Nations topluluklarının özgün yönetim ve ekonomik sistemlerinin yerle bir edilmesiyle başlamış; 1876 tarihli Kızılderili Yasası rezerv hayatını her boyutuyla denetim altına almıştır. Aborijin çocuklarını ailelerinden koparıp yatılı okullara yerleştirme politikası 1842’den itibaren yaygınlaşmış, 1984’te Saskatchewan’daki son okul kapanana dek sürmüştür (Milloy, 1999). Bu okullarda fiziksel şiddete başvuran yetersiz personel, kronik finansman eksiklikleri ve salgın hastalıklar yüzlerce çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır.

Lakota Halkının Çığlığı: Tarihsel Travma Kavramının Doğuşu
Brave Heart (1998), kuşaklararası travma kavramlarını ilk kez Lakota halkına uygulayan ve bunu ‘tarihsel travma’ olarak adlandıran araştırmacıdır. Lakota’nın genişletilmiş aile anlayışı nedeniyle yasın daha fazla sayıda kaybedileni kapsadığını vurgulamaktadır. Geleneksel yas pratiklerine — saçları kesmek, ‘ruh tutma’ ritüelleri — 1881’de getirilen yasak, yas sürecini patolojik bir hal almaya zorlamış; Yaralı Diz Katliamı’nın (1890) ardından alkol bağımlılığı ve intihar oranları belirgin biçimde yükselmiştir.

Brave Heart’ın kırk beş hizmet sağlayıcıyla yürüttüğü dört günlük psikoeğitimsel müdahale, bu çerçevenin klinik potansiyelini gözler önüne sermiştir: tarihsel travmaya ilişkin eğitim farkındalığı artırmış, geleneksel bir bağlamda paylaşım katartik bir rahatlama sağlamış ve yas etkilerinde azalmayla birlikte daha olumlu bir kimlik ve toplumsal iyileşmeye bağlılık gözlemlenmiştir (Brave Heart, 1999).

Evans-Campbell (2008), tarihsel travmanın ölçütleri olarak şunları önermiştir: topluluktaki pek çok kişinin deneyimi paylaşmış olması, olayların yüksek düzeyde kolektif sıkıntı yaratması ve yıkıcı — çoğunlukla soykırımsal — bir niyetle dış aktörler tarafından sürdürülmüş olması. Araştırmacı, bireysel odaktan çok düzeyli bir çerçeveye geçişi önermektedir: bireysel düzeyde travma sonrası stres belirtileri; aile düzeyinde iletişim güçlükleri ve ebeveynlik stresi; topluluk düzeyinde ise kültürel değerlerin çöküşü ve içselleştirilmiş ırkçılık.

Direnmek ve Var Olmaya Devam Etmek
Olumsuz sonuçların yanı sıra araştırmalar güçlü bir dirençlilik tablosu da ortaya koymaktadır. Chandler ve Lalonde’un (1998, 2004) bulguları son derece çarpıcıdır: British Columbia’da incelenen 196 First Nations topluluğundan 111’inde hiç intihar gerçekleşmemiştir. Öz-yönetim en güçlü koruyucu etken olarak öne çıkmış; arazi talepleri, eğitim, sağlık hizmetleri, kültürel tesisler ve toplulukça yönetilen çocuk refah hizmetleri gibi kültürel süreklilik göstergeleri daha düşük intihar oranlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Whitbeck ve çalışma arkadaşlarının (2004) 746 gençle yürüttüğü analizde kültürleşme ve gelenekselliğin intihar davranışlarıyla olumsuz ilişkili olduğu görülmüştür. Hükümet politikalarının tam olarak yok etmeye çalıştığı unsur — kültürel kimlik ve manevi pratikler — Yerli halkların bedensel ve ruhsal esenliği açısından yaşamsal öneme sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Ruh Sağlığı Çalışanları İçin Ne Anlam İfade Eder?
Kuşaklararası travma alanındaki birikimli kanıtlar, bizi bireysel patoloji odaklı geleneksel

Ece Çadıroğlu
Ece Çadıroğlu
Ben Ece Çadıroğlu. Bahçeşehir Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik ve Psikoloji lisans mezunuyum. Şu anda PDR alanında tezli yüksek lisansıma devam ediyorum. Bunun yanı sıra danışanlarımla BDT ve KSÇOT odaklı çalışmaktayım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar