Doğum sonrası dönemde, genellikle ikinci ve sekizinci haftalar arasında görülen postpartum depresyon süresi iki ile on iki ay arasında değişiklik gösterebilmektedir. Uygun tedavi sağlanmadığında uzun süreli bir tabloya dönüşebilen bu rahatsızlık, yaşam kalitesinde düşüşe neden olurken anne ve bebek açısından çeşitli zarar risklerini de beraberinde getirebilmektedir. (Durmazoğlu ve ark., 2016; Cin, 2022)
Sosyal medyanın yalancısı olursak, doğum yapmak tamamen pastel tonlardan ve bebeğin kokusunu içine çekmekten ibaret. Ancak gerçek hayatta durum genellikle üzerinde üç gündür değiştirmediğin lekeli bir tişört, salonda çığlık atan minik bir insan ve aynaya bakıp “Ben kimim, burası neresi, bu göbek kime ait?” diye düşünen bir kadın için oldukça karmaşık bir hal alır.
Peki ya mesele sadece “üzgün ve bitkin” hissetmekten daha derinse? Ya aslında yaşadığımız şey bir travma ise? Gelin, kahveniz (muhtemelen çoktan buz gibi olmuştur ama olsun) eşliğinde bu iki kavramı masaya yatıralım.
Hormonların roller coaster’dan hallice çakıldığı o ilk haftalarda beliren lohusa hüznünü hepimiz biliyoruz. Depresyondaki anne genellikle dünyaya karşı enerjisini ve umudunu kaybetmiştir. Yani durum, bebeğin altını değiştirirken ağlamak değil; “Ben bu altı sonsuza kadar değiştiremeyeceğim, zaten iyi bir anne de değilim” girdabına kapılmaktır. Depresyon, içe dönük bir çökkünlük halidir; ruhun üzerine gri, ağır bir battaniye serilmesi gibidir.
Gelelim madalyonun diğer yüzüne: Doğum Sonrası Travma (veya Doğum Sonrası TSSB). İşte burası, meselenin renginin tamamen değiştiği yer. Doğum, kağıt üzerinde mucizevi bir olay gibi görünse de fiziksel ve psikolojik olarak bir savaş alanına dönüşebilir. Acil sezaryenler, doktorların panik anları, bebeğin sağlığıyla ilgili korkular veya annenin doğum anında “öleceğini” düşünmesi gibi durumlar, bu süreci daha da zorlaştırabilir.
Eğer lohusalıkta yaşadığınız şey travmaysa, belirtiler depresyondan çok farklıdır: Sürekli tetiktesinizdir. Bebek nefes alıyor mu diye dakikada bir kontrol etmekten gözünüze uyku girmez. Hastanenin önünden bile geçmek istemezsiniz; hatta bazen bebekle bağ kurmaktan kaçınırsınız çünkü o anı hatırlatıyordur. Durup dururken kendinizi o doğum anında, ameliyathanenin soğuk masasında bulursunuz ve sürekli flashbackler yaşarsınız.
O yüzden aynaya bakıp “Ben neden böyleyim?” diye kendinizi hırpalamayı bırakın. Ruhunuz ister içe dönüp yas tutsun (depresyon), ister sürekli alarm verip tetikte beklesin (travma); yaşadığınız şey bir zayıflık değil, sadece sistemin “aşırı yükleme” uyarısıdır. Aralıksız 8 saat uyuyamayan, sürekli tetikte yaşayan ve bakım vermek zorundayken bile kendi bedenindeki yaraları henüz iyileşmemiş bir kadının eski ‘normal’ini yaşamasını beklememeliyiz. Buradaki en büyük yanılgı, anneliğin “doğal” ve dolayısıyla “büyülü bir şekilde zahmetsiz” olduğunu sanmaktır. Yaşantısı altüst olmuş bir kadının hemen ilk günden pembe bulutlar üzerinde uçmasını beklemek, bir ağaçtan konuşmasını beklemekle aynı şeydir. Ve inanın, o sistemi tek başınıza tamir etmek zorunda değilsiniz. Arada bir beyaz bayrak sallayıp yardım istemek, sizi kötü bir anne yapmaz; sadece robot olmadığınızı kanıtlar çünkü hiçbir anne mükemmel değildir.


