Uzm. Psikolog Büşra Karadağ
İlişkilerde Anlaşılmamak: Lacancı Bir Okuma
İlişkilerde en sık duyulan şikayetlerden biri “beni anlamıyor” ifadesidir. Çiftler çoğu zaman yaşadıkları çatışmaları iletişim eksikliği üzerinden açıklamaya çalışırlar. Oysa psikanalitik açıdan bakıldığında mesele yalnızca iletişim kuramamak değildir. Bazen sorun, iki kişinin aynı anda anlaşılmak istemesi ve hiç kimsenin gerçekten dinleyici pozisyonuna geçememesidir.
Lacan’a göre insan öznesi, en temel düzeyde Öteki tarafından tanınma ve duyulma arzusuyla hareket eder. Kişi yalnızca konuşmak istemez; sözünün karşı tarafta bir yer bulmasını, etkisini bırakmasını ve tanınmasını ister. Bu nedenle çatışma anlarında ortaya çıkan duygular yalnızca olayın kendisiyle ilgili değildir. Asıl mesele, öznenin kendi deneyiminin diğerinin zihninde temsil edilip edilmediğidir.
Bir çift düşünelim. Taraflardan biri partnerinin bir davranışına alınmış, incinmiş ya da öfkelenmiştir. Bu kişi aslında ilk etapta çözüm aramaktan çok, yaşadığı duygunun tanınmasını ister. “Bunu yaşadım”, “canım yandı”, “böyle hissettim” diyebilmek ister. Fakat çoğu ilişkide bu söylem henüz ortaya çıkmadan diğer taraf savunmaya geçer. Kendi niyetini açıklamaya, neden öyle davrandığını anlatmaya veya karşı tarafın tepkisinden dolayı kendisinin ne kadar kırıldığını ifade etmeye başlar.
İşte tam bu noktada ikinci bir kırılma yaşanır. İlk kişi artık yalnızca yaşanan olaya değil, duyulamamış olmasına da üzülmeye başlar. Çünkü henüz öznel deneyimi dile gelemeden konuşmanın merkezi diğerine kaymıştır. Lacancı açıdan söyleyecek olursak, öznenin sözü Öteki tarafından kesintiye uğramış, tanınma talebi karşılık bulamamıştır.
Bu nedenle birçok çift kavgasında taraflar aslında aynı şeyi yapmaktadır: Kendilerini anlatmaktadırlar. Birisi “Ben buna kırıldım” derken, diğeri “Ama benim niyetim o değildi” der. Birisi “Canım yandı” derken, diğeri “Sen de bana haksızlık yapıyorsun” der. Sonuçta ortada iki farklı haklılık hikayesi oluşur fakat hiçbir özne duyulduğunu hissetmez.
Lacan’ın “Öteki’nin arzusu” kavramı burada önem kazanır. İnsan çoğu zaman karşısındakini anlamaya çalışmaktan önce kendi yerini güvenceye almaya çalışır. “Kötü biri değilim”, “beni yanlış anlama”, “haklı sebeplerim vardı” deme ihtiyacı hisseder. Böylece dinlemek yerine kendisini savunur. Ancak paradoksal olarak kişi kendisini ne kadar anlatmaya çalışırsa, karşı taraf o kadar anlaşılmamış hisseder.
Çünkü anlaşılmak, açıklama almakla aynı şey değildir. Anlaşılmak, kişinin deneyiminin önce kabul edilmesiyle başlar. Bu nedenle sağlıklı ilişkilerde ilk soru genellikle “Ben ne demek istiyorum?” değil, “Karşımdaki şu an ne anlatmaya çalışıyor?” sorusudur. Öznenin sözüne yer açılmadan kurulan her savunma, ilişkiyi iki kişinin monoloğuna dönüştürür.
Belki de ilişkilerdeki birçok çatışmanın temelinde kötü niyet değil, duyulmak için yarışan iki öznenin karşılaşması vardır. Her iki taraf da anlaşılmak isterken, kimse anlamaya yönelemez. Oysa bazen ilişkinin ihtiyacı olan şey cevap vermek değil, diğerinin sözünün tamamlanmasına izin vermektir. Çünkü insan çoğu zaman çözüldüğü için değil, duyulduğu için sakinleşir.


