Dün gece sizinle en derin ve savunmasız anını paylaşan o insan, ertesi sabah neden size bir yabancı gibi bakar? Yakınlık bir eşiği aştığında aniden örülen o buzdan duvarların ardında, bir ‘özgürlük’ arayışı değil; derin bir sevilme korkusu yatar. Kendi ıssızlığını bir kale sanan, yakınlığı bir tehdit olarak algılayan ve sevme cesaretinden yoksun olanlar…
Derinliğe Çağırıp Boğulmaktan Korkmak
Bağlanma korkusu yaşayan kişi, zannedilenin aksine en baştan mesafeli ve soğuk değildir. Aksine, bir “yakınlık simülasyonu” yaratmakta ustadır. Sizi kendi dünyasına çeker, zihinsel ve duygusal bir derinlik vaat eder. Ancak bu, bir illüzyondur. Gerçek bir bağ kurulmaya başlandığında, yani onu gerçekten “görmeye” ve sevmeye başladığınızda, zihnindeki o karanlık alarm çalmaya başlar: “Çok yaklaştı. Kontrolü kaybediyorum. Ya beni yutarsa?” İşte tam bu noktada, bir anlık derinleşmenin yarattığı o paniği, ertesi gün araya örülen soğuk bir duvarla, cevapsız bırakılan bir mesajla ya da aniden icat edilen bir “meşguliyetle” örtbas etme çabası başlar.
Bu korkunun kökleri tesadüf değildir. Psikolog Stefanie Stahl bu durumu “gölge çocuk” kavramı ile açıklar (2015). Çocukluğunda kendi sınırları ihlal edilen, ebeveynin onayını almak için kendinden vazgeçmek zorunda kalmış, ebeveyninin duygusal yükünü taşıyan, sevgisini yaşayamamış ya da yarım kalmış, terk edilme korkusu yaşayan veya sevginin her zaman bir bedelle geldiğine inanan birey için yakınlık artık bir sığınak değil, bir “yutulma”, “işgal” veya “terk edilme” tehdididir. Ayrıca sevilebileceklerine inanmadıkları için birinin onlara sevgiyle yaklaşmasına şüpheyle bakarlar. Siz ona sevgiyle yaklaştığınızda, o geçmişteki o müdahaleci hayaletleri görür. Sizden değil; kendinden, korkularından kaçar. Kişi, bir yandan sevgiye açlık duyarken diğer yandan o sevginin onu yok etmesinden korkar. Böylece sarkacın salınımı başlar: Birey yakınlaştıkça boğulur, uzaklaştıkça üşür.
Zırhın Anatomisi
John Bowlby ve Mary Ainsworth’un geliştirdiği Bağlanma Kuramı, bebeklerin bakım verenleriyle kurdukları duygusal bağların, tüm yaşamları boyunca kuracakları ilişkilerin, duygusal gelişim ve tepkilerinin temellerini oluşturduğunu savunur (1991). Bir bebeğin hayatta kalması ve büyümesi kendisine bakım veren kişiye bağlıdır. Anneyle veya ilk bakım verenle kurulan bağ geleceği için çok önemli bir belirleyicidir. Şule Öncü’nün ‘Yatıyorum Bir Şey Diyor Musun?’ kitabında belirttiği gibi yaşamın ilk yıllarında anneden alınan güven duygusu, kişinin ileride yakın ve anlamlı bağlar kurma cesaretini besleyen ‘yakıttır’. Bu yakıtın eksikliği, başta kendine güven duymayı, başkalarına da merak ve cesaretle adım atmayı zorlaştırır.
Bu doğrultuda ‘Yabancı Durum Deneyi’ (the Strange Situation Experiment) ile çocukların anneleriyle ilişkileri gözlemlenmiş ve farklı bağlanma örüntüleri tanımlanmıştır (Ainsworth & Bell, 1970; Ainsworth vd., 1978). Çocukların tepkileri, yetişkinlikte partnerleriyle kuracakları ilişkilere ışık tutar niteliktedir. Öncü, çocukluktaki bu bağlanma stillerini kitabında “esnek ve dayanıklılar”, “hassas derililer” ve “sert kabuklular” olarak adlandırır ve Bartholomew ve Horowitz (1991) tarafından yetişkinler için geliştirilen dört bağlanma stili ekseninde inceler.
Biz yazımızın asıl öznelerinin yetişkinlikte kuşanabilecekleri iki farklı zırhı inceleyeceğiz:
Kayıtsız-Kaçıngan Bağlanma (Sert Kabuklular)
Deney sırasında anne odadayken yokmuş gibi davranan, uzak duran, güvensiz ve kaçıngan çocuklar benzer şekilde anne odadan çıkıp geri döndüğünde de ilgilenmezler ve umursamazlar. Odadaki oyuncaklara karşı da aynı şekilde kayıtsızdırlar. Kaygılı olmalarına rağmen huzursuzluklarını gizlemek adına soğukkanlı davranırlar. Sürekli olarak istekleri ve ihtiyaçlarına kayıtsız kalınmış çocuklar, zamanla kendilerini anlatmaktan ve yardım istemekten vazgeçerler.
Yetişkinlikte ise kayıtsız-kaçıngan bağlanan bu bireyler yakın ilişkilerden uzak durur ve mağlubiyet, zayıflık olarak gördükleri bağlanmaktan kaçarlar. Öncü, kendilerine yönelik olumlu (görünürde), başkalarına karşı ise olumsuz bir algıya sahip oldukları için gereksiz ve değersiz gördükleri yakın ilişkilerde umursamaz ve soğuk olduklarını belirtir. Tutarsız ve değişken yapılarıyla sadece romantik ilişkilerde değil hayatın hiçbir alanında duygusal yatırım yapamaz, “kök salamazlar”. Kendilerini öz yeterlilikleri ve bağımsızlıkları ile tanımlarlar ve özgüvenlerini kayıtsızlıklarından ve “hiç kimseye ihtiyaç duymama” kibrinden alırlar. İçlerindeki sevilme, anlaşılma ve şefkat açlığını kabul etmez hem kendilerinden hem de ötekinden amansızca gizlerler. Zira, insani ihtiyaçların yüzeye çıkması genellikle grandiyöz narsist olan bu kişilerin çocukluktan beri tutundukları üstünlük yanılsamasını ve kırılganlıklarını gizlemek için taktıkları maskeyi tehlikeye sokacaktır.
Korkulu-Kaçıngan Bağlanma (Sert Kabuklu Olmaya Çalışan Hassas Derililer)
Öncü tarafından hassas derili olarak adlandırılan, kaygılı-çelişkili stilde bağlanan güvensiz çocuk, anne yanındayken de ayrıldığında da huzursuzdur. Odayı araştırmaz ya da oyun oynamaz. Anne odayı terk edince ağlar fakat geri geldiğinde sakinleşmez. Küskün ve agresif davranır. Kaygılıdır. Güven vermeyen ve davranışları öngörülemeyen anneye yakınlaşmak istese de başarılı olduğunda öfke duyar. İhtiyacı olduğunda yanında olduğunu bildiği/emin olduğu biri olması için çabalar ve kontrolü kaybetmemek için mücadele eder.
Bu çocukların bağlanma stilleri yetişkinlikte ‘kaygılı-endişeli’ bağlanmaya evrilir fakat incitilmekten ve reddedilmekten korkup kayıtsızlar gibi bir zırh kuşanmaya çalıştıklarında karşımıza ‘korkulu-kaçıngan’ olarak çıkarlar. Düşük özgüven ve benlik değerlerine eşlik eden bağlanma kaygıları nedeniyle, iç dünyalarında ne sığınabilecekleri huzurlu bir ‘ben’ vardır ne de ellerini uzatabilecekleri güvenli bir ‘öteki’. Derinlerde birine karşı yoğun bir yakınlık açlığı çekseler de reddedilme, incitilme ya da suistimal edilme korkusuyla kendilerini ilişkilerden amansızca soyutlarlar. Hem kendilerine hem de dış dünyaya karşı duydukları bu köklü güvensizlik ile hayat onlar için her an darbe alabilecekleri, acı ve tehditlerle dolu bir mayın tarlasına dönüşür. İçten içe hem kendine hem de başkalarına güvenmeye ihtiyaç duyduğunun farkında olmak; ilişkilerinde kararsız, şüpheci ve çelişkili davranmasına yol açar. Bu savrulmayla duygu ve düşünceleri dalgalanırken mesafesi de öngörülemez bir biçimde değişir. Daha önce bahsettiğimiz sarkaç gibi, yakınlığı ister, arar, bulur; bulduğunda ise o yakınlığın içinde boğuluyormuşçasına kapana kısıldığını hisseder, panikle hırçınlaşarak ötekini iter ve sonunda uzaklaştırır.
Bu yaralayıcı döngünün ve korkulu-kaçıngan yapının temelinde travmatik çocukluk deneyimleri yer almaktadır. Derindeki sevilmeye değer olmadığına dair o köklü inanç, kendisine sevgiyle yaklaşanı hor görmesine, küçümsemesine ve hep şüpheyle yaklaşmasına neden olur. Aklında yankılanan ‘Benim kadar değersiz birini seviyorsa o da değersizdir’, ‘Beni seviyor gibi yapıp kullanmaya çalışacak’ gibi düşüncelerle kendi sesini duyamaz.
Bedeni Kalkan Yapmak: Seks, Yalanlar ve Hayaletler
En mahrem alan olan yatak, paradoksal bir şekilde en büyük saklanma yeri olabilir. Psikanalist Dr. Galit Atlas, Seks, Yalanlar ve Psikanaliz kitabında cinselliğin sadece bedenlerin değil, geçmişten gelen bilinçdışı “hayaletlerin” de buluştuğu bir sahne olduğunu anlatır.
Bağlanma korkusu yaşayan biri için cinsellik, duygusal yakınlığın yerini alan bir “ikame” olabilir. Atlas’ın vakalarında gördüğümüz gibi, kişi duygularını açmaktan, zayıflıklarını göstermekten öylesine korkar ki; arzuyu ve seksi bir savunma mekanizması olarak kullanır. Bedenler birleşirken ruhlar zırhlıdır. Cinsellikte yaşanan o büyük “tutku”, bazen gerçek bir sevginin değil; ebeveyne duyulan öfkenin, terk edilme korkusunun veya bilinçdışındaki bir yalanın dışavurumudur. Atlas’ın deyişiyle, konuşulamayan her şey yatakta sahnelenir.
Atlas bu durumu ilişkisel psikanaliz çerçevesinde iki boyutta ele alır: Pragmatik ve Enigmatik (Gizemli) cinsellik. Bağlanmaktan ve sevilmekten korkan kişi için seks, pragmatik bir amaca hizmet eder. Burada seks; kaygıyı düzenlemek, ruhsal boşluğu uyuşturmak, yalnızlığı maskelemek ve en önemlisi derin ruhsal bir bağın yaratacağı incinebilirlik tehdidinden kaçmak için devreye sokulan işlevsel bir araçtır. Bedenlerin haz dolu birleşmesi, ironik bir şekilde ruhsal mesafeyi korumanın en konforlu garantörü haline gelir.
Madalyonun enigmatik (gizemli) yüzünde ise yatak odası, çocuklukta dondurulan ve bir türlü yas tutulamayan o eski hayaletlerin ağırlandığı bir sahneye dönüşür. Erken yaşta deneyimlenen mutlak bir kaybın—örneğin anne kaybının—zihinde yarattığı o ilkel terk edilme dehşeti, bedensel hazla bastırılmaya çabalanır. Yetişkinlikte kelimelerle ifade edilemeyen psikanalitik anlamda bir sahneleme (enactment) olarak yatakta vuku bulur. Kelimelerin taşımaya cesaret edemediği o ağır yükü beden üstlenir. Kişi, sevgiden değil; bilinçdışında kök salmış o yok olma korkusunu, ikinci bir yası kaldıramayacak olan sinir sisteminin çaresizliğini ve geçmişin konuşulmayan gizli yalanlarını kaçınılmaz olarak dışa vurur ve bedensel bir tutku maskesi ile sevişir. Ruhsal bir çıplaklıktan ölümüne kaçarken, bedensel çıplaklığı kendine bir zırh yapıyor, fırtınadan kaçmak için en mahrem limana sığınıyordur.
Kaçışın Retorik Kılıfları
İlişki derinleştikçe, kaçıngan kişi bu yakınlığın yarattığı anksiyeteyi yönetemez. Ancak bu durumu kend


