Pazartesi, Haziran 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Başrol Sen Misin ?

Bir süredir internette garip bir enerji dolaşıyor. Herkes kendini filmin ana karakteri gibi yaşamaya çalışıyor. Metroda camdan dışarı bakarken kulaklık takıp hayali edit yapanlar, kahvesini tutarken sanki bağımsız Fransız filmindeymiş gibi hissedenler, gece yürüyüşüne çıkınca içinden monolog geçenler… Sosyal medya buna bir isim verdi: “main character energy.”

İlk bakışta biraz komik görünebilir. Ancak bu trendin bu kadar büyümesinin nedeni insanların ilgi delisi olması değil; daha derin bir şey var. Çünkü yeni nesil uzun zamandır kendi hayatına yabancı hissediyor.

Modern hayat insanı acayip hızlı tüketiyor. Sabah bildirim sesiyle uyanıyorsun. Daha gözünü açmadan başka insanların hayatını izlemeye başlıyorsun. Birileri tatilde, biri ilişki kurmuş, biri iş kurmuş, biri pilates sonrası matcha içiyor. Sen ise yataktan kalkmaya çalışıyorsun. Gün daha başlamadan bile geri kalmış hissediyorsun.

Sonra gün başlıyor. Sürekli yetişmen gereken şeyler var: dersler, işler, mailler, mesajlar, deadlines… Her şey hız istiyor. Kimse “nasılsın?” diye sormuyor, herkes “ne yaptın?” diye soruyor. Bir noktadan sonra insan kendini yaşayan biri gibi değil, görev tamamlayan bir karakter gibi hissetmeye başlıyor.

İşte tam burada “main character” olayı devreye giriyor.

İnsanlar ilk kez kendi hayatlarına dışarıdan bakmaya başladı. Çünkü çoğu kişi yıllardır otomatik pilotta yaşıyor. Sabah kalk, günü bitir, uyu, tekrar et. Bu döngü içinde insanın kendini kaybetmesi çok kolay. O yüzden biri çıkıp “Kendi hayatının başrolü ol” deyince bu cümle milyonlarca insana iyi geldi.

Çünkü kimse figüran gibi hissetmek istemiyor.

Bu yüzden insanlar küçük anları romantize etmeye başladı. Tek başına kahve içmek artık “yalnızlık” değil, kendinle vakit geçirmek oldu. Gece yürüyüşü yapmak bir kaçış sahnesine dönüştü. Playlist hazırlamak bile karakter gelişimi gibi hissettiriyor. Aslında insanlar estetik kovalamaktan çok hayatlarında duygu hissetmeye çalışıyor.

Ancak internetin her şeyi bozma gibi özel bir yeteneği var.

Bir süre sonra olay “hayatını yaşa”dan çıktı, “hayatını izlenebilir hale getir”e dönüştü. İşte kırılma noktası burada başladı. Çünkü sosyal medya gerçekliği değil, performansı ödüllendiriyor.

Artık insanlar bir anı yaşarken bile o anın nasıl göründüğünü düşünüyor. Gün batımına bakarken gerçekten gökyüzünü izlemiyorsun; hangi şarkıyla story atacağını düşünüyorsun. Kahve içmiyorsun, kahve konsepti tüketiyorsun. Üzülürken bile bazen gerçekten üzülmek yerine “bu çok sinematik bir acı” hissine giriyorsun.

Hayat deneyim olmaktan çıkıp içerik olmaya başlıyor.

Ve bu durum insanı fark etmeden yoruyor. Çünkü sürekli görünür olmaya çalışmak çok ağır bir şey. Her anını anlamlı göstermek zorundasın. Sürekli ilginç, üretken, estetik veya gizemli görünmelisin. Düz olmak yasak gibi. Sıradan bir gün geçirmek bile suçluluk hissettiriyor.

Oysa gerçek hayatın çoğu sıkıcıdır zaten.

Kimse bunu söylemiyor ama hayatın büyük kısmı geçiş sahnelerinden oluşur. Beklemekten, kararsızlıktan, yanlış seçimlerden, boş hissetmekten… İnsan bazen üç gün boyunca hiçbir şey hissetmeden yaşar. Ve bu normaldir. Ama internet herkese sürekli zirvede yaşaması gerektiği hissini verdiği için insanlar kendi normal hayatlarından utanmaya başladı.

Belki de bu yüzden herkes başrol olmak istiyor. Çünkü görünmez olmaktan korkuyoruz.

Birileri tarafından fark edilmek, önemli hissetmek, iz bırakmak istiyoruz. Özellikle gençler için bu çok güçlü bir ihtiyaç haline geldi. Çünkü artık değer görmek için sadece iyi biri olmak yetmiyor; aynı zamanda dikkat çekici olman gerekiyor. Algoritmalar sessiz insanları sevmiyor.

Ancak olayın ironik tarafı şu: Herkes farklı olmaya çalışırken birbirine benzemeye başladı. Aynı mimikler, aynı pozlar, aynı “umursamaz ama derin” tavırlar… Herkes kendi filmini çekiyor ama senaryolar aynı.

Yine de bence “main character energy” tamamen kötü bir şey değil. Sorun kendini önemli hissetmekte değil; sorun, hayatı sadece gösteriye çevirmekte.

Kendi hayatının başrolü olmak güzel bir şeydir. Kendine değer vermek, kendini merkeze koyabilmek, ne hissettiğini önemsemek gerekir. Ama gerçek olgunluk şunu fark ettiğinde başlıyor:

Sen başrolsün evet. Ama herkes de öyle.

Sokakta yanından geçen insanın da içinde sustuğu korkular var. Kafede sessiz oturan biri belki hayatının en zor döneminden geçiyor. Herkes kendi hikâyesinin merkezinde. Belki de mesele “başrol olmak” değil; birbirimizin gerçekten insan olduğunu unutmayacak kadar uyanık kalabilmek.

Çünkü hayat film değil. Ama bazen küçük sahneleri güzel yaşamaya çalışmak da kötü bir şey değil.

Ahsen Yağmur Şatır
Ahsen Yağmur Şatır
Ahsen Yağmur Şatır, Üsküdar Üniversitesi’nde İngilizce Psikoloji lisans eğitimine devam eden bir öğrencidir. Psikolojiye olan ilgisini akademik çalışmalar ve kişisel gözlemleriyle birleştirerek, özellikle insan davranışları, kişilik gelişimi ve duygusal süreçler üzerine yoğunlaşmaktadır. Psychology Times Türkiye ekibinde yer alan Şatır, okuyuculara psikolojiyi anlaşılır, samimi ve bilimsel temellere dayalı bir şekilde aktarmayı amaçlamaktadır. Kendisini sosyal medyada @ahsensatir kullanıcı adıyla takip edebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar