Günümüz dünyasında id, ego ve süperego karmaşasında kendi çizgimizi bulmaya çalışırız; bu çizgi kimi zaman pürüzlü, kimi zaman da siliktir. Ancak bu kırılganlığı kimseye gösteremeyiz. Kırılganlık, içe akar ve bu durum kişide derin ukteler bırakır. Dijital dünyada, elimizden düşürmediğimiz sosyal medya mecralarında hep “iyi, kültürlü ve mükemmel” versiyonlarımızı yansıtırız. Bu versiyonlar, ideal tiplerimizi anlattığımız bir olgudur. Bu olgu, toplumun otoritesiyle çatışsa bile, kişi kendi dilediğini kendi isteği gibi gösterir. Asla tek tip bir tuğla olmayı, klasik işler yapmayı kabul etmeyiz; hep en iyisi, en mükemmeli, en farklısını temel almayı hedefleriz. Bu versiyonları yansıtırken büyük bir çaba harcarız. Çevremizdeki insanlar da bu illüzyondan hareketle bizi zihinlerinde “kusursuz bir çizgi” olarak kodlarlar. Bu çizgi, dış dünyaya yansıttığımız bir maskedir ve bu maskeyi kusursuzca sergilemeye devam ederiz. Sergiledikçe bu halimize inanır ve daha iyisine ulaşmaya çalışırız. Aldığımız olumlu dönütlere bakmadan kendi ideal tipimizi yansıtmaya devam ederiz; kimi zaman zorlanırız, kimi zaman da mutlulukla takarız bu maskeyi. Bu maske, bizlere ağır ve yorucu gelse de takmaktan alıkoyamayız kendimizi, çünkü taktığımız maske bizim istediğimiz bir hayatın yansımasıdır. Oysa bu yapay bir vitrindir; bu vitrin dışarıya kusursuz yansıtılsa da içerisinde kırık ve isteksiz durumları barındırabilir. İnsanlar iyi olanı görmek zorunda kalır; onlara sadece süslü yanlarımızı göstererek başkalarının yetersiz hissetmelerine neden oluruz. Yetersizliğin altında ezilen ruhlar kendini onarmaya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı, uzman desteği ya da farklı hobilerde bulabilirler. Bulamazlarsa da kendilerini derin bir hüzün dalgasına bırakırlar. Halbuki hayat bir maraton yarışıdır ve kimin galip geleceği bilinmez. Bu nedenle hayata kaldığımız yerden devam etmeyi öğrenmemiz gerekir.
İçimizdeki pürüzleri kucaklayabilmek adına, soframıza en dertli anlarımızda konuk olan Gibi dizisinin popüler karakteri Yılmaz üzerinden varoluşsal sancılarımıza değinmek isterim. Sancılarımız, gelişimimiz için yürümemiz gereken yolda ayağımıza takılan irili ufaklı çakıl taşlarıdır ve bu taşları Yılmaz karakterini analiz ederek farkında olmaya ve yol üstünden kaldırmaya olanak tanıyacağız. Şu an Yılmaz yanımızda olsa bizlere “Ben senin aksine bir bireyim. Benim bir karakterim var, bırakın beni kendinize değinin” derdi. Ancak biz bugün onun merkezinde bizleri yansıttığı hayatından sancılara (çakıl taşlarına) kesit sunmak isterim. Bu sancılar (çakıl taşları), bizleri gerileten değil aksine her kusurumuzu kucaklayıp yeni versiyonumuza ulaşmak için aracı olan bir ilaçtır. Bu ilacın sonucu, ab-ı hayat gibi sonsuzluk kavramını barındırmaz; bizleri yüksek benliğe ulaştıran bir anahtar görevi görür. Doğru anahtarı bulduğumuz zaman doğru kapıyı bulmak için adımımız kolaylaşır ve hayat daha da iyileşir.
Yılmaz, dizi boyunca “Ben senin aksine bir bireyim. Benim bir karakterim var” gibi derin ve farkındalık barındıran sözler söyler. İlkkan ile çatışarak haklılığını kanıtlama çabasına girer. Bu haklılık onun için ideal benliğine giden doğru bir kapıdır. Bu çaba onu yorsa da devam eder. Bu çaba, onun ideal benliğinin istediği mükemmel bir biçimdir. Hatalarını kabul etmek yerine durumu ağdalı bir dille ve felsefi çıkarımlarla süsler. Çıkarımlar, onu düşündürse de devam eder. Psikolojide “entelektüelleştirme” dediğimiz bu olay, bir savunma mekanizmasıdır ve suçluluk duygusunu soyut kavramlarla örtmesine olanak tanır. Soyut kavramlar da onun için doğru bir anahtardır; ideal benliğinin kilidini açan ve ona sonsuz anlamı barındıran bir diyardır. Meşhur “Senin yılgın bir hoşgörüyle beni benimsemene ihtiyacım yok!” repliği, aslında narsistik bir yaralanmaya karşı geliştirilmiş bir kalkandır. Bu kalkan, hepimizin günlük hayatta takındığı çaresizlik maskesine karşı giyindiği bir giysi gibidir. Bu giysiyi, doğru anahtar ve kapısıyla maskesini desteklesin diye yanında barındırır. Yılmaz, idare edilmek veya acınmak değil; her ne pahasına olursa olsun ciddiye alınmak ister. Bu ciddiyeti haklı bir zemine oturtma ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyacın itici gücüyle değer yargısını idealmiş gibi yansıtır ve bu yansıtmanın sonucunda her şey ona anlamsız ve gereksiz gelir.
Yılmaz’da ciddi bir obsesif eğilim gözlemlenir; ancak bu bir hijyen takıntısı değil, bir “anlam” takıntısıdır. Hayatın akışına, çevresine, olaylara, çaresizliğe ve edebiyata karşı takındığı bir “anlam” maskesidir. Anlam yolculuğunda, kendini de anlatma gayesi yatar. Bir kelimenin yanlış kullanımı ya da bir garsonun bakışı gibi mikro detayları toplumsal bir çürümenin sembolü haline getirir. Çürüme kavramı, onun için saçmadır ve bu saçmalığı kabul etmez. İşsizlik, amaçsızlık ve yalnızlık gibi devasa sancılarını küçük olayları büyüterek susturmaya çalışır. Susturmaya çalıştığı şey kendi durumudur. İç sesini bu şekilde dizginleyebileceğini zanneder. Bu savaşta kimin kazandığı belli değildir; her kelime onun kendi içinde yarattığı anlama boyun eğmelidir ve bu anlam hayatında istediği şekle uyan bir maske takmalıdır.
İlkkan ise onun için bir ayna görevi görür. Kendi içindeki yetersizliği ve sıradanlığı İlkkan’a yansıtarak (projection) kendi benlik algısını ayakta tutar. İdeal tipini tasarlar ve bu tasarımda gereksiz bulduğu şeyleri başkasına yansıtarak benlik algısında beğenmediği kesitleri eleştirerek kendini avutmaya çalışır. Diğerleri onu görüp acımasın diye, hayattan soğumasın diye gereksiz şeylere takılır ve bu takılma Yılmaz’da pasif-agresif özellikler gösteren, narsistik sınırlarda gezen ancak bunu muazzam bir mizahla maskeleyen bir durum oluşturmasına fırsat verir. O, toplumda kabul edilmek ve onaylanmak ister. Mutsuzluğu, dünyanın onun zekasına uygun olmamasından değil; kendisinin dünyaya uyum sağlayamayacak kadar “köşeli” olmasından kaynaklanır.
Kısacası Yılmaz; hepimizin içindeki o her şeyi bildiğini sanan ama hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmeyen, sıradanlığıyla yüzleşemeyen kişinin toplum ile çatışmasının sesidir. Bu ses, bazı durumlarda, haklı da olsa haksız da olsa otoriteye boyun eğmek zorunda kalabilir. Unutulmamalıdır ki bu içsel savaşta kazanan yoktur; İlkkan’ın da Yılmaz’ın da, biz topraktan yaratılmış ruhların da kusurları vardır. Bu kusurlar, bizleri birbirinden ayıran yegane durumlardır. Kusurlarımızı kucaklamamız, onları tüm kötü şartlara rağmen hoşgörü ile dinlememiz gerekir.
Şu an Yılmaz yanımızda olsa muhtemelen bize fısıldardı: “Ben sizin beni yılgın bir hoşgörüyle benimsemenize, psikanalitik analizinize mi kaldım?” diye. İyi ki varsın Yılmaz; içimizdeki savaşları görmemizi sağlayan bir “kırmızı hap” olduğun için, içimizi hissedip ona kulak vermemizi sağladığın için! Hayatın acı gerçeklerini dinlememizi sağladığın için…


