Bazen bir telefon numarası haftalarca rehberde bekler. Bazen de o web sitesindeki “randevu al” butonuyla özne arasında aşılmaz bir mesafe varmış gibi hissedilir. Terapiye başlamak, yalnızca bir uzmanla görüşmek için atılan pratik bir adım değildir; o kapının eşiği, aslında öznenin kendi hakikatiyle karşılaşmaya dair duyduğu derin ve sessiz direncin sınırıdır. Peki, kişiyi o eşikte tutan şey gerçekten “vaktin olmayışı” mıdır?
Genellikle hayatın biraz daha durulması, kaosun dinmesi veya “hazır hissetmek” beklenir. Oysa bu hazır olma/olmama hali, çoğu zaman öznenin kendinden kaçışını meşrulaştıran bir seraptan ibarettir. Terapi, hayat her şeyiyle düzene girdiğinde gidilecek bir yer değil; o düzenin neden bir türlü dikiş tutmadığını ya da neden hep aynı yerden söküldüğünü anlama çabasıdır. Ertelenen her an, aslında semptomun o tanıdık limanında kalmanın acı verici doyumuna hizmet eder. Zamanı bir engel olarak öne sürmek, öznenin kendi arzusuna dair sorulardan kaçmak için inşa ettiği bir savunma düzeneğidir. “Yarın başlayacağım” söylemi belki de, aslında “Bugün yüzleşmeye henüz cesaretim yok” itirafının üzerini örten bir perdedir.
Kişi çektiği acıdan şikayet eder, bu acının bitmesini talep eder; fakat her semptom aynı zamanda sahibine bir kimlik sunar. Öznenin “Ben buyum” dediği yer, bazen tam da o şikayet ettiği acının üzerindedir. Acı gitmeye başladığında, geriye kimin kalacağı korkusu, kişiyi o kapının önünde bekleten asıl güçtür. Bahaneler (mesafeler, bütçeler, yoğunluklar); aslında kaybedilmekten korkulan o eski kimliği korumak için örülen duvarlardır.
Terapi odası bir ayna olarak tarif edilir; ancak bu, öznenin kendi narsisistik imgesini onaylatacağı, kusurlarını örteceği sıradan bir yansıtıcı değildir. Bu ayna, özneyi kendi kör noktalarıyla ve o güne dek kaçtığı Büyük Ötekinin bakışıyla karşı karşıya getirir.
Özne için terapiyi ertelemek, aslında bu aynanın karşısına geçmeyi reddetmektir. Çünkü o koltuğa oturmak; yalnızca anlatmak değil, anlatılanın içindeki boşluğu, dilin yetmediği yeri ve kendi arzusunun yabancılığını görmek demektir. Analistin bir “ayna” olarak sessizliği ve mesafesi, öznenin o güne dek dış dünyadan beklediği “onaylayıcı bakışı” askıya alır. Bu askıya alınma hali, kişiyi kendi hakikatiyle baş başa bırakan o sarsıcı karşılaşmanın başladığı yerdir. Dolayısıyla o eşikten içeri girmemek; aynada görülecek olan o “yabancı” ile tanışmayı, hayali bütünlüğün parçalanmasını ve bakışın ağırlığı altında kendi eksikliğiyle yüzleşmeyi göze alamamaktır.
Sahi, özne gerçekten bir değişim mi arıyor, yoksa sadece değişimi aradığına dair kendini ikna edecek yeni gerekçeler mi topluyor? O kapıdan içeri girmeyen; takvimler mi, bütçeler mi, yoksa hikayesinin “kurbanı” olmaktan vazgeçmeyi henüz göze alamayan o parçanın kendisi mi? Asıl soru burada düğümleniyor: Kendi sesini duymak mı, yoksa gürültülü bahanelerin arkasına saklanmaya devam etmek mi?


