Bazı insanlar yorulduklarını geç fark eder. Çünkü onların yorgunluğu çalışmaktan değil, bir şeyleri taşımanın ağırlığından gelir. Güçlü görünmeyi, anlayışlı kalmayı, sorun çıkarmamayı, herkes için ‘iyi’ olmayı, kırıldığında bile sakin kalmayı, yorulduğunu belli etmemeyi, herkese yetişmeye çalışmayı ve sürekli olgun davranmayı zamanla insan, yaşadığı hayatın değil; sürdürmeye çalıştığı karakterin altında yorulur.
İnsan çoğu zaman bunu bilinçli yapmaz. Kabul görmek, sevilmek, yetersiz görünmemek ya da yük olmamak için bazı duygularını geri plana iter, kimseyle paylaşmayıp sadece içine atar. Bir süre sonra ne hissettiğini değil, nasıl görünmesi gerektiğini düşünmeye başlar. Bu yüzden birçok insan durmadan bir şeylerle meşgul olur. Sürekli çalışmak, üretmek, dışarıda vakit geçirmek, kalabalıklar içinde kalmak, sosyal medyada kaybolmak ya da zihni sürekli oyalayacak bir uğraş aramak… Dışarıdan bakınca dolu bir hayat gibi görünür. Ama çoğu zaman bu doluluk, içteki sessizliği duymamak içindir.
Günler dolar, sorumluluklar yapılır, ertelenen işler birikir ve en sonunda her şey son anda halledilir. Ama bütün bu hareketin içinde değişmeyen bir şey vardır: ‘Yorgunluk’. Çünkü bazı yoğunluklar dinlenerek değil, kendinden uzaklaşarak birikir. Bir süre sonra insan gerçekten ne hissettiğini ayırt edemez hale gelir. Sürekli bastırılan şey, bir noktadan sonra sesi kısılır ama yok olmaz. Ne istediğini bilmeden yaşamak da sadece kararsızlık değildir; insanın kendi içinden yavaşça uzaklaşmasıdır.
Bu yüzden bazı insanlar yalnız kaldığında huzur değil, garip bir boşluk hisseder. Sessizlik dinlendirici değil, rahatsız edici olur. Çünkü orada artık kaçacak hiçbir şey yoktur. Meşgul olmak bazen üretkenlik değil, bir tür kaçış haline gelir. Kişi çoğu zaman meşguldür, kafası doludur, düşünmeye vakit bulamıyormuş gibi görünür ve dışarıdan o yorgunluk aslında fark edilir. Ve çoğu zaman bu değişim dışarıdan da fark edilir. İnsanlar “Son zamanlarda bir durgunsun, bir şey mi oldu?” der. Oysa çoğu zaman olan şey bir olay değil, birikmiş bir iç yorgunluğun dışarıya sızan halidir. İnsanların atladığı nokta ise her zaman güçlü kalması gerekmediğidir.
Sürekli iyi görünmeye çalışmak, her şeyi kontrol altında tutmak ya da kimseye yük olmamaya uğraşmak; dışarıdan bir denge gibi görünse de içeride sessiz bir yalnızlık biriktirir. Çünkü insan, en çok kendi duygularına yabancı kaldığında yorulur. Bu yükten çıkış ise büyük değişimlerle değil, küçük ama dürüst fark edişlerle başlar.
İnsan önce kendine gerçekten durup bakmayı öğrenir. Gün içinde otomatik yaptığı şeylerin içinde bir anlığına durur ve “Ben şu an ne hissediyorum?” sorusunu kaçmadan sorar. Bazen bu sorunun cevabı net olmaz; sadece bir sıkışma, bir yorgunluk ya da adı konulamayan bir ağırlık hissedilir. Ama önemli olan zaten cevabı bulmak değil, kendine bu soruyu sorabilmeye yeniden izin vermektir.
Sonra insan, hissettiği şeyleri hemen düzeltme isteğini fark eder. Üzgünse bunu kapatmaya, yorgunsa bunu yok saymaya, kırılmışsa üstünü örtmeye çalıştığını görür. Oysa her duygu çözülmek zorunda değildir. Bazıları sadece görülmek ister. Bastırılmadan, aceleyle “iyi olma”ya zorlanmadan… olduğu haliyle kalabilmek bile başlı başına bir rahatlamadır.
Zamanla insan şunu fark eder: Her şeyi aynı anda toparlamak zorunda değildir. Her zaman güçlü görünmek, her şeyi kontrol etmek ya da hiç dağılmamak mümkün değildir. Ve aslında gerekli de değildir. Çünkü zihni en çok yoran şey, dağılmak değil; dağılmamış gibi yapmaya çalışmaktır.
Bazen iyileşmek; daha fazla şey yapmak değil, tam tersine biraz durabilmek, susabilmek ve kendine dürüstçe bakabilme cesareti gösterebilmektir. Gün içinde sürekli kaçtığı şeylerle bir anlığına kalabilmek… telefona, işe, kalabalığa sığınmadan sadece kendinde kalabilmek… Çünkü insan, kendine dönebildiği ölçüde hafifler. Ve çoğu zaman aranan cevap, dışarıda değil; o durup kaldığı sessizliğin içinde yavaşça ortaya çıkar.


