Ebeveynlik, bazı toplumlarda sorgulanmadan kabul edilen, kutsallaştırılan ve eleştiriye kapalı bir rol olarak algılanmaktadır. Bu tür bir bakış açısına sahip toplumlarda ebeveynlik rolü kırılgan bir yapı sergiler ve hatalı davranışlar ebeveynler tarafından genellikle göz ardı edilir. Ebeveynliğin biyolojik yönü ön planda tutulurken, psikolojik boyutu arka planda kalmaktadır. Oysa ebeveynlik, kendi ihtiyaçlarını çocuğunun ihtiyaçlarından ayırt edebilme, hata yapabileceğini kabul edebilme, sınır koyabilme ve gerektiğinde duygularını düzenleyebilme yeteneklerini gerektirir.
Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler üzerinde yapılan bir çalışmada, bu ebeveynlerde benmerkezcilik, sınırlı empati, duygusal yakınlıktan kaçınma, çocuğun ihtiyaçlarını fark edememe ve çatışmalı aile iklimi yaratma gibi sorunların gözlemlendiği belirlenmiştir (Dobrić ve Patrić, 2024). Bu ebeveynler, duygusal olarak kendilerini düzenleyemedikleri için öfke, kıskançlık, yetersizlik duygusu ve korkularını yansıtma eğilimindedir. Bu yansıtma, ebeveynin kendisi tarafından şekillendirilebilir gördüğü çocuğuna yönelir. Böylece ebeveyn, gerçekleştiremediği hayallerini, yanlış seçimlerini ve yetersizlik duygusunu çocuğuna yükleyerek bunları telafi etmeye çalışabilir. Bu durumda çocuk, ebeveyninin gerçekleşmemiş hayallerinin bir tamamlayıcısı haline gelir ve ebeveyninin bu eksikliği tamamlayamadığında koşullu bir sevgiyle cezalandırılır. Sonuç olarak, kendi potansiyelini gerçekleştirememiş ve ebeveyninin kalıpları içinde sınırlandırılmış çocuklar ortaya çıkar.
Bağlanma Kuramı
Bağlanma kuramına göre, çocuk yaşamın ilk dönemlerinde dünyayı bakım verenle kurduğu ilişki üzerinden güvenli ya da tehlikeli bir yer olarak algılar. Çocuğun dünyayı güvenli bir yer olarak algılayabilmesi için ebeveynlerin tutarlı, yatıştırıcı ve duygusal olarak erişilebilir olması gerekir (Bowlby, 1969). Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler, bu özelliklerden yoksun oldukları için çocuğa yönelik çelişkili davranışlar sergileyebilir. Bu ebeveynler bazen ulaşılabilir ve ilgiliyken, bazen de katı ve mesafeli olabilir. Böyle bir ortamda çocuğun alacağı mesaj, sevginin tutarsız olduğu ve yakınlık için dikkatli olunması gerektiğidir. Bu durum, çocukta kaygılı, kaçınmacı ve dağınık bağlanma örüntülerinin gelişmesine yol açabilir ve çocuğun ileride kuracağı ilişkileri de bu bağlanma örüntüleri üzerinden şekillendirmesiyle sonuçlanabilir. Türkiye örnekleminde yapılan bir çalışmada, duygusal olarak ulaşılmaz ebeveynlik ile bağlanma güvensizliği arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür (Sharma ve Yıldız, 2025).
Benlik Gelişimi ve Kuşaklararası Aktarım
Sağlıklı benlik gelişimi, çocuğun kendi duygu ve düşüncelerini tanıyabildiği bir ilişki ortamını gerektirir. Görülüp anlaşıldığını hisseden çocuk, kendiliğindenliğini sürdürebilir. Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveyn, çocuğun bu kendini tanıma ihtiyacını tehdit olarak algılayarak onu görmezden gelmeye çalışabilir. Bu durumda çocuk, ebeveyniyle ilişki kurabilmek için rol yapmaya başlar. Ebeveyni tarafından kabul edilebilmek için uyum sağlamaya çalışır ve kendi isteklerini geri plana atarak duygularını bastırır. Bu durum, Winnicott (1971) tarafından “sahte benlik” kavramıyla açıklanır. İleride bu durum, çocuğun ne istediğini bilememesine, hayır diyememesine, sürekli başkalarını mutlu etmeye çalışmasına ve içsel boşluk hissine yol açabilir. Kısacası, bu durum çocuğun kendi gibi olamamasıyla sonuçlanır.
Ebeveynin bu tutumu çoğu zaman bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Bowen’e (1978) göre, aile içinde çözülememiş kaygı ve sınır sorunları kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler de benzer bir ilişki ortamında büyümüşlerdir. Kendi çocukluklarında görülmedikleri için çocuklarını da göremezler. Kendi çocukluklarında sınırlarına saygı duyulmadığı ve duygularını bastırmak zorunda kaldıkları için sınırları ihlal etmek ve duygusal ifadeyi zayıflık saymak bu ebeveynler için normalleşmiştir. Aile ilişkilerinde duyguların ifade edilmemesinin normalleşmesi, nesiller boyu sorunların devam etmesine neden olacaktır.
Sorunu Görünür Kılmak: Bireysel ve Toplumsal Düzeyde Ne Yapılabilir?
Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerden kaynaklanan sorunlar genellikle ağır ihmaller ya da açık bir şiddet olarak algılanmaz. Çoğu zaman aile bağlılığı, fedakarlık ve korumacılık maskesiyle örtülür. Bu nedenle, bu sorunların hem bireysel hem de toplumsal düzeyde görünür kılınması daha zordur. Bireysel düzeyde sorunu görünür kılmak için ebeveynliği kutsal değil, insani bir rol olarak görmekle başlanabilir. Ebeveynlerin de hata yapabileceğini ve bu hataların çocukları üzerinde yansımaları olabileceğini kabul etmek gerekir. Bu, bireyi inkardan farkındalığa taşır ve çocukluk deneyimlerini yeniden anlamlandırmasını sağlar. Ayrıca, bu farkındalık, ebeveyni tarafından kabul görmek için sahte bir benlik geliştiren bireyin, yetişkinlik yaşamına taşıdığı sınır ve bağlanma sorunlarını da fark etmesine yardımcı olabilir. Böylece kuşaklararası aynı ilişki örüntülerinin aktarılmasının önüne geçilebilir.
Toplumsal düzeyde ise ebeveynlik ele alınırken, ebeveynin sadece bir bakım veren olma konumunun ötesine geçilerek duygusal yeterliliği üzerine daha fazla vurgu yapılmalıdır. Ebeveynin sağladığı maddi imkanlar, çocuğun eğitim hayatı için yapacağı seçimler, disiplin ve güvenlik için başvurduğu davranışlar kadar; çocukla güvenli ilişki kurması, duygularını düzenleyebilmesi, çocuğun bireyselliğine saygı gösterebilmesi ve kuşaklararası aktarılan örüntüler de konuşulmalıdır. Kontrolcü ya da fedakar olmanın, kendini yok ederek sadece ebeveyn rolü üzerinden kendini tanımlamanın sorunları çözemeyeceği anlaşılmalıdır. Medyada ebeveynliği bu yönden idealize etme tutumunun terk edilmesi gerekmektedir. “Anne ne yaparsa haklıdır”, “Babanın sözü sorgulanmaz”, “Aile için her şeyden vazgeçilir”, “Bizim evde bunlar konuşulmaz” gibi kalıp yargıların ilişkileri zedelediği görülmelidir. Burada amaç aileyi zayıflatmak değil, aile ilişkilerini kalıp yargılardan arındırmak ve daha açık bir iletişimin olabileceği bir ortam yaratmaktır. Ruh sağlığına erişimin artırılması, aile danışmanlığı ve aile terapisine ihtiyaç duyulan durumlarda destek alınmasının öneminin vurgulanması, aile içi sorunların çözülmesinin önünü açacaktır.


