Cuma, Mayıs 15, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sosyal Medyanın Daralttığı Bir Kuram: Bağlanma

Son zamanlarda sosyal medyada en sık karşılaştığımız psikoloji terimlerinden biri “bağlanma”. Özellikle “kaygılı bağlanma” ve “kaçıngan bağlanma” terimleri gündelik dilin bir parçası haline geldi. “Partnerinin bağlanma stilini öğren”, “kaygılı bağlandığını gösteren işaretler” gibi paylaşımlar sayesinde bağlanma kuramı sosyal medyada görünürlük kazandı. Bu görünürlükle birlikte, bağlanma kavramı gündelik dilimizin bir parçası olurken, aynı zamanda yalnızca romantik ilişkileri açıklayan bir kuram olarak algılanmaya başlandı. Peki, bağlanma kuramı romantik ilişkilerdeki davranışları açıklamıyor mu? Elbette ki romantik ilişkiler, bağlanma kuramının önemli bir parçasıdır. Ancak bağlanma kuramı yalnızca romantik ilişkilerdeki davranışlarımıza atıfta bulunan bir kuram değildir. Öyleyse nedir bu bağlanma kuramı?

Bağlanma, bireyin yaşamının ilk yıllarında bakım veren kişiyle veya kişilerle kurduğu güçlü duygusal bağlar aracılığıyla, stresli ve tehdit edici durumlar karşısında kendini güvende hissetmesini sağlayan temel bir sosyal ve biyolojik süreç olarak tanımlanmaktadır (Wyrzykowska ve ark., 2014; Akt. Barrable, 2025). Bağlanma, biyolojik açıdan bireyin hayatta kalmasını desteklerken, psikolojik açıdan güvenlik ve korunma hissi geliştirmesine yardımcı olur (Bowlby, 1969). Bağlanmanın önemli işlevlerinden biri stres yönetimidir. Özellikle kayıp, reddedilme, terk edilme veya çatışma gibi stres yaratan yaşam olaylarında; bireyin duygularını düzenlemek için yardım arayışında olup olmaması, bağlanma süreçlerinin anlaşılmasına katkı sağlamaktadır (Bifulco ve Thomas, 2013). Bağlanma kuramını ortaya atan Bowlby (1969), bebeklikte 6 ay ile 3 yaş arasındaki dönemi bağlanma açısından “hassas dönem” olarak tanımlamıştır. Ancak sonraki araştırmalar doğrultusunda bu görüş yeniden düzenlenmiş; hassas dönemin zaman aralığının daha geniş olduğu ve etkilerinin sanıldığı kadar değişmez ya da geri döndürülemez olmadığı öne sürülmüştür (Zeanah ve ark., 2011). Bu hassas dönemde, bebeğin temel amacı bakım verenle olan yakınlığı korumaktır. Bebek, çevresel tehditlerin düşük olduğu durumlarda bakım verenini güvenli üs olarak kullanarak çevreyi keşfedebilmekte; tehlike, ayrılık ya da stres durumlarında ise bakım verene ulaşabileceği bir mesafede olmak istemektedir. Eğer bebek bakım verenden uzak kalırsa, kaygılı hisseder ve ayrılık protestosu (ağlama, bağırma, çığlık atma, ısırma, tekmeleme vb. davranışlar) ortaya çıkar (Holmes, 1993).

3 yaşından itibaren ise, çocuk ebeveynlerini yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılayan kişiler olarak değil, aynı zamanda kendilerine ait hedefleri ve planları olan ayrı bireyler olarak algılamaya başlamaktadır. Gelişim sürecindeki çocuk, kendisi ve diğer insanlarla ilgili algılarını, tekrar eden ilişki deneyimlerine dayanarak şekillendirmektedir. Bu süreçte çocuk; kendisine ve diğerlerine ilişkin görece kalıcı zihinsel temsiller geliştirmekte, bu temsilleri ise çevresini anlamlandırmak, ilişkileri yorumlamak ve gelecekteki etkileşimleri öngörmek amacıyla kullanmaktadır. Ainsworth ve ark. (1978) tarafından düzenlenen “Yabancı Durum (Strange Situation) Deneyi”nde, bebeklerin bakım verenlerinden ayrılma ve onlarla yeniden bir araya gelme süreçlerindeki davranışları incelenmiş ve bu gözlemler doğrultusunda güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma stilleri tanımlanmıştır (Akt. Dalgar ve ark., 2022). Daha sonra Main ve Solomon (1986) tarafından yapılan çalışmalar ise bu sınıflamaya dezorganize bağlanma örüntüsünü eklemiştir.

Güvenli bağlanan çocuklar, bakım verenlerini güvenli bir üs olarak kullanarak çevreyi keşfedebilir. Ayrılık durumunda huzursuzluk yaşasalar da bakım veren geri döndüğünde kolaylıkla sakinleşebilirler. Bu örüntü genellikle çocuğun ihtiyaçlarına tutarlı ve duyarlı şekilde yanıt veren ebeveyn ilişkileriyle ilişkilidir (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Kaygılı bağlanan çocuklar, bakım verenin ulaşılabilirliğine ilişkin yoğun kaygı yaşayabilir. Ayrılık karşısında belirgin sıkıntı gösterirken yeniden bir araya geldiklerinde hem yakınlık arayışı hem de öfke gibi çelişkili tepkiler sergileyebilirler. Bu örüntü çoğunlukla bakım verenin tutarsız tepkileriyle ilişkilendirilmektedir (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Kaçıngan bağlanan çocuklar, bakım veren ayrıldığında duygularını ya hiç göstermez ya da oldukça sınırlı biçimde gösterir. Bakım verenle yeniden yakınlık kurma konusunda mesafeli davranabilir. Bu örüntü, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı ya da bağımsız davranmaya zorlandığı bakım ilişkileriyle ilişkilendirilmektedir (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Dezorganize bağlanmada ise çocuk, bakım verene hem yakınlaşmak isteyip hem de kaçınmak isteyebilir. Bu örüntü genellikle korkutucu, ihmal edici ya da öngörülemez bakım veren davranışlarıyla ilişkilendirilmektedir (Bartholomew ve Horowitz, 1991).

Peki, bu çocuklar yetişkin olduklarında bağlanma stilleri onları nasıl etkiliyor? Güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, yakın ilişkiler kurma konusunda rahatlık hissetmekte, diğer insanlara güvenebilmekte ve gerektiğinde destek arayabilmektedir. Bu bireyler bağımsızlık ile yakınlık arasında dengeli bir ilişki kurabilirken, stresli durumlar karşısında da daha dayanıklı bir tutum sergilemektedir (Bifulco ve Thomas, 2013). Kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde ise yoğun yakınlık ihtiyacı ve terk edilme korkusu ön plandadır. İlişkilerde bağımlılık, kararsızlık, kıskançlık ya da öfke gibi yoğun duygusal tepkiler görülebilmektedir (Bifulco ve Thomas, 2013). Kaçıngan bağlanma stilinde birey, yakın ilişkilerden kaçınma eğilimi göstermekte, bağımsızlığa aşırı önem vermekte ve başkalarına güvenmekte zorlanabilmektedir (Bifulco ve Thomas, 2013). Dezorganize bağlanma örüntüsünde ise tutarlı bir bağlanma stratejisi bulunmamakta; kaygılı ve kaçıngan tepkiler aynı anda görülebilmektedir (Bifulco ve Thomas, 2013).

Günümüzde bağlanma stilleri çoğunlukla romantik ilişkiler üzerinden konuşuluyor. Özellikle sosyal medyada bireylerin kendilerini veya partnerlerini bu stillerle tanımladığına şahit oluyoruz. Bağlanma kuramının merkezinde, bireyin kurduğu ilişkiler yer alıyor. İlişki denince akla gelen ilk ilişki türünün romantik ilişki olması da oldukça olağan. Ancak ilişki her zaman romantik bir ilişki anlamına mı gelir? Elbette ki hayır. Bağlanmayı yalnızca romantik partnerimizle kurduğumuz ilişki üzerinden tanımlamak, bağlanma kuramını oldukça dar bir alana hapsetmek olur. Birincil bakım verenimizle kurduğumuz ilk ilişki, kendimizi ve dış dünyayı nasıl algıladığımızı şekillendiren temel deneyimlerden biridir. Kendimize dair ilk güven duygusu, başkalarına yaklaşma biçimimiz ve ilişkilerden ne beklediğimiz büyük ölçüde bu erken deneyimlerle şekilleniyor. “Ne kadar güvendeyim?”, “Yeterince sevilebilir miyim?”, “Bu sıkıntı veren duyguyla ne yapmalıyım?” gibi sorulara cevap bulmak amacıyla geliştirdiğimiz bir tür savunma mekanizması aslında bağlanma stilleridir. Yalnızca partnerimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzu değil; dünyayı, kendimizi ve diğer insanları nasıl algıladığımızı da anlamamıza yardımcı olmaktadır. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz ilişki biçimi, çoğu zaman fark etmeden yaşamımızın birçok alanına yön verebilmektedir.

Bağlanma stillerinin izlerine sadece romantik ilişkilerde değil; aynı zamanda kişinin aile bireyleriyle, yakın arkadaşlarıyla, hatta terapistiyle kurduğu bağda rastlayabiliyoruz. Bağlanma stilleri, aynı zamanda bireyin hem kendisinin hem de diğer insanların duygu, düşünce ve davranışlarını anlamlandırma kapasitesiyle de yakından ilişkilidir. Psikoloji literatüründe “mentalizasyon” olarak tanımlanan bu beceri, kişinin davranışların altında yatan zihinsel süreçleri fark edebilmesini ifade eder (Fonagy ve ark., 1991). Güvenli bağlanma deneyimlerinin, bireyin hem kendisini hem de diğer insanları daha tutarlı ve esnek biçimde anlamlandırmasına katkı sağladığı düşünülmektedir (Akt. Kahya, 2021). Bağlanma stilimiz aynı zamanda zorlayıcı duygularla nasıl baş ettiğimizi de etkileyebilmektedir. Güvenli bağlanan bireyler, stresli durumlar karşısında çözüm üretmeye, olayları yeniden değerlendirmeye ve gerektiğinde destek aramaya daha yatkın olabilmektedir (Mikulincer ve Shaver, 2016). Kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde, yakın ilişkilerde güvence ihtiyacının yoğun olması nedeniyle kaygı, üzüntü, kıskançlık ya da öfke gibi duygular daha yoğun hissedilebilmektedir (Mikulincer ve Shaver, 2016). Kaçıngan bağlanma örüntüsünde ise birey destek istemek yerine duygularını bastırmaya veya geri çekilmeye yönelebilmektedir (Mikulincer ve Shaver, 2016). Güvensiz bağlanma örüntülerinin; düşük özsaygı, kişilerarası zorluklar, sınırlı sosyal destek ve yetersiz baş etme becerileriyle ilişkili olarak psikopatoloji riskini artırabildiği belirtilmektedir (Bifulco ve Thomas, 2013).

Ancak bağlanma stillerini değişmez ve kesin kategoriler olarak değerlendirmek doğru değildir. Her ne kadar bağlanma stilleri görece süreklilik taşısa da, çeşitli çalışmalar bu örüntülerin değişime açık olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmalar, yaşam olayları, psikolojik müdahaleler ve sosyal çevredeki değişimler aracılığıyla bağlanma örüntülerinin zaman içerisinde değişebileceğini göstermektedir (Sprecher, 2020). Bu nedenle bağlanma stillerini yalnızca romantik ilişkileri açıklayan etiketler olarak değil; bireyin kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamaya yardımcı olan dinamik yapılar olarak değerlendirmek daha kapsayıcı bir yaklaşım olacaktır. Sosyal medya sayesinde daha görünür olan bu kurama belki de hem kendimizin hem de başkalarının iç dünyasını daha iyi anlama fırsatı olarak bakabilmeliyiz.

Ezgi Kablı
Ezgi Kablı
Klinik Psikolog Ezgi Kablı, BDT temelli pratiğini psikodinamik yönelimli eğitimlerle zenginleştiren eklektik bir yaklaşıma sahiptir. Etik ve bilimsel değerleri merkezine alan Kablı, mesleki yetkinliğini sürekli geliştirmeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar