“Yabancı birine karşı hissettiğimiz o ‘tarif edilemez’ duygular, aslında çok tanıdık bir hikâyenin devamıdır; zira her yeni aşk, aslında temel üssümüz olan ailemizde öğrendiğimiz güven ve aidiyet kodlarının yeniden canlanışıdır.” Bu yazımda; Bowlby, Ainsworth ve çalışma arkadaşlarının geliştirdiği bağlanma tipolojisinden ve Bowlby’nin bağlanma kuramı önermelerinden destek aldım. Söz konusu çalışmalar; bağlanmanın, sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmenin temelde anneden, yani “temel üs” olarak adlandırılan ebeveynden geçtiğini öne sürer.
Bebeklikten başlayarak çocukluk ve ergenlik dönemlerinde kişi; “Ben sevilebilir biri miyim?”, “İnsanlar güvenilir mi?”, “İhtiyaç duyduğumda yanımda olurlar mı?” gibi soruların cevaplarını arar. Bu soruların yanıtları, yetişkinlikteki romantik ilişkilerimizde sevgiyi sunma biçimimizi, sevilmeye dair duyduğumuz ikilemleri ve ebeveynlerimizle kurduğumuz sevgi bağının niteliğini belirler. Aslında ebeveynlerimizden beklediğimiz sevgi ile onlara verebildiğimiz sevginin ne kadar benzer temellere dayandığını da bu sorular açıklar.
Bu konudaki düşüncem şudur: Annemle kurduğum bağ; “Sevilebilir biri miyim?”, “Sevgiyi hak ediyor muyum?” sorularına verdiğim cevapların yanı sıra, karşı tarafa duyacağım güvenin ya da kaygının zeminini hazırlar. Birini sevdiğimde onun beni koruyup korumayacağına, ihtiyaç duyduğumda yanımda olup olmayacağına dair inancım; annemden aldığım karşılığın bende yarattığı güvene ya da kaygıya dayanır.
Yetişkinlikte aileden ne kadar bağımsız olduğumuzu düşünsek de başta anne olmak üzere bakım veren ebeveynimizden öğrendiğimiz “sevgi dilini”, başta romantik ilişkilerimiz olmak üzere iş ve arkadaşlık ilişkilerimize de açıkça yansıtmaktayız. Tıpkı bir bebeğin annesi onu bırakıp gittiğinde yaşadığı o yoğun kaygı ve ağlama krizi gibi; bir yetişkin de terk edildiğinde benzer bir kaygıya kapılır. “Bir daha asla böyle sevilemeyeceği” ya da “sevemeyeceği” hissi, aslında o ilk bağın derinlerdeki yankısıdır.
“Romantik bir ilişkide deneyimlediğimiz o ‘ya kaybedersem’ sancısı veya ‘bir daha göremeyecek miyim’ korkusu aslında yeni bir duygu değildir; o an, ilk adımlarımızı atarken düştüğümüzde arkamıza bakıp annemizin orada olup olmadığını kontrol ettiğimiz o bebeklik anına sarsıcı bir geri dönüş yaşarız; çünkü bugün aşka verdiğimiz her tepki, dünün o en saf güven arayışının bir yansımasıdır.”
Bahsettiğim kuramlarda kısaca şunlar yer almaktadır:
Bowlby’ye Göre Benlik ve İlişki Modelleri
Bowlby şöyle der:
Bir kişinin bağlanma figürünün destekleyici olacağına dair güveni iki şeye bağlıdır:
- Bağlanma figürü gerçekten destekleyici biri midir?
- Kişi kendisini yardım edilmeye değer biri olarak görüyor mudur?
Bu iki model (benlik modeli ve diğerleri modeli) zamanla birbirini destekleyen bir yapıya dönüşür.
Yani:
- “Ben sevilmeye değerim” inancı,
- “İnsanlar güvenilirdir” inancıyla birlikte gelişebilir.
Ya da tam tersi:
- “Ben yeterince değerli değilim”
- “İnsanlar beni terk eder”
şeklindeki olumsuz modeller birlikte oluşabilir.
Üç Temel Bağlanma Stili
Ainsworth ve arkadaşları (1978), gözlemlerine dayanarak üç bağlanma stili tanımlamıştır:
- Güvenli bağlanma: Çocuk bakım verene güvenir ve onu güvenli üs olarak kullanır.
- Kaygılı/Kararsız (Ambivalent) bağlanma: Çocuk yoğun protesto davranışları gösterir; bakım verenin tutarsızlığı nedeniyle kaygılıdır.
- Kaçıngan bağlanma: Çocuk bakım verenden uzak durmaya çalışır; duygusal yakınlıktan kaçınır.
Araştırmacılar bu makalede, aynı üçlü sistemin yetişkin romantik ilişkilerine de uygulanabileceğini öne sürmektedir.


