Bir çocuk düşünün. Karanlıktan korktuğunu söyleyemiyor ama her gece aynı hikâyeyi anlatmak istiyor: Ormanda kaybolan küçük bir çocuğun hikâyesini. Hikâye her seferinde biraz değişiyor, ama orman hep karanlık, yol hep belirsiz. Dinleyen biri için bu sadece bir masal gibi gelebilir. Oysa o hikâyede, çocuğun kelimelere dökemediği bir duygu saklıdır. Belki de hikâye bu yüzden tekrar eder; çünkü bazı duygular, kendine ancak dolaylı bir yol bulabilir.
Sembollerin Güvenli Limanı: Neden Masal Anlatırız?
Bazı duygular vardır; doğrudan söylenemez, ne tam olarak adı konabilir ne de kolayca paylaşılabilir. İçimizde dolaşır, bazen bir sıkıntı, bazen de tarif edilmesi zor bir huzursuzluk olarak. İşte tam bu noktada, insanın en eski anlatı biçimlerinden biri devreye girer: Hikâyeler.
Masallar çoğu zaman sandığımızın aksine birer kaçış değil, gerçeğe yaklaşmanın daha yumuşak bir yoludur. Zihin, kimi zaman gerçeği olduğu gibi değil, taşıyabileceği hâliyle anlatır. İnsan zihni her zaman sözcüklerle konuşmaz; bazen imgelerle, bazen sembollerle anlatır kendini. Karanlık bir orman, yalnız bir yolculuk, beklenmedik bir karşılaşma… Bunların hiçbiri rastlantı değildir. Bu imgeler; çoğu zaman ortak bir insan deneyiminin izlerini taşır ve farklı coğrafyalarda veya dillerde anlatılsalar bile aynı yerlere dokunurlar. İnsanın iç dünyası sandığımızdan çok daha ortak bir dile sahiptir.
Mesafenin İyileştirici Gücü
İnsan, belki de bu yüzden yalnızca konuşarak değil, çizerek, yazarak, oynayarak ve hikâyeler kurarak kendine yaklaşır. Bazen “korkuyorum” demek ağır gelebilir ama karanlık bir ormandan söz etmek daha kolaydır. Sanatın ve anlatının açtığı o geniş ve güvenli alan, insanın kendini doğrudan ifşa etmek zorunda kalmadan ifade edebildiği yerdir. İşte burası, çoğu zaman iyileşmenin başladığı yer olur. Masal Terapi de bu alanın içinde, sembollerin diliyle ruhsal bir köprü kurarak, danışanın kendi hikâyesini güvenli bir mesafeden izlemesine olanak tanır.
Bir hikâye anlatıldığında kişi yalnızca bir kurgu yaratmaz; aynı zamanda kendi iç dünyasını da yavaşça dışarı bırakır. Duygularla kurulan bu temas daha güvenlidir; çünkü bir duyguyla doğrudan karşılaşmak bazen yıkıcı olabilir. Oysa bir hikâyenin içinde, duygu biraz mesafe kazanır ve o mesafe sayesinde, insan hissettiği duyguyla kalabilir.
Kendi Kahramanımızın Yolculuğu
Aslında her birimiz, Joseph Campbell’in bahsettiği o “kahramanın sonsuz yolculuğunu” kendi sıradan hayatlarımızda yaşarız. Masallardaki kahramanlar devlerle savaşırken bizler kendi içimizdeki şüphelerle, yaslarla veya kaygılarla mücadele ederiz. Bir masalı okurken kahramanın ejderhayı yenmesine sevinmemiz tesadüf değildir; ejderha aslında bizim yüzleşmekten korktuğumuz o ağır duygudur. Hikâyeler bize bu devlerin yenilebilir olduğunu ve karanlık ormandan çıkışın mutlaka bir yolunun bulunduğunu fısıldar.
Bu süreçte masallar bize “aktif bir sabır” öğretir. Kahraman hemen sonuca ulaşamaz; yorulur, bazen yanlış yola sapar ve her adımda biraz daha büyür. İyileşme de böyledir; bir varış noktası değil, ama hikâyeyi anlatmaya devam etme iradesidir.
Bugün hayatınızın hangi evresinde olduğunuzu hissedemiyorsanız, kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Şu an bir masalın içinde olsaydım; hikâyenin başındaki o arayışta mı, ortasındaki o büyük mücadelede mi, yoksa eve dönüş yolunda mı olurdum?” Cevabınız ne olursa olsun, hikâyenin henüz bitmemiş olması, dönüşümün hâlâ devam ettiği anlamına gelir.
Yetişkinlerin Yarım Kalmış Masalları
Sanılanın aksine masallar yalnızca çocuklara ait değildir. Yetişkinler de çoğu zaman farkında bile olmadan kendi hikâyelerini anlatırlar; kimi zaman tekrar eden ilişkilerde, kimi zaman izlemekten vazgeçemedikleri o film sahnelerinde, kimi zaman da hayal ettikleri gelecek kurgularında… Her birinde kendilerine ait bir anlatı kurarlar ve çoğu zaman o anlatının içinde anlaşılmayı bekleyen bir parça vardır. İnsan yalnızca yaşadıklarıyla değil, o yaşadıklarına verdiği anlamlarla şekillenir.
Masallar bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen hazır reçeteler sunmaz; bunun yerine, duygularla kalabilme kapasitemizi genişletir: Belirsizlikle, korkuyla, yalnızlıkla ve belki de en çok dönüşümle. Hemen her masalda bir değişim vardır; bir kayboluş, bir karşılaşma ve ardından gelen bir başkalaşım. Bu dönüşüm her zaman kolay değildir ama mümkündür.
Belki de iyileşme dediğimiz şey, her şeyi rasyonel bir düzlemde anlamak değil; kendi hikâyemizin içinde kalabilmek ve zamanla o hikâyeye başka bir yerden bakabilme cesaretini bulmaktır. Hepimizin içinde yarım kalmış bir masal vardır ve bazen iyileşmek, o masalı yeniden yazmaya cüret etmektir.


