Zihinsel Gardırop: Günün İlk Maskesi
Hepimiz, çok da alışılmadık bir durum olmadığı sürece neredeyse her sabah alarmın sesiyle güne başlıyoruz; henüz kimsenin istekleri ve beklentileri ile karşılaşmamış, ham ve ‘’kirlenmemiş’’ bir yüzle aynaya bakıyoruz. Ancak ne zaman kapıdan dışarı çıksak, zihnimizde bir dolap açılıyor. O gün durak nereyse ona göre bir kostüm seçiyoruz kendimize. İş yerindeysek ‘’profesyonel iş arkadaşı’’, arkadaşımızın yanındaysak ‘’iyi bir dert ortağı’’, partnerimizin yanına gidiyorsak ‘’sorun çıkarmayan partner’’ veya ailemizin yanına gitmek için çıktıysak o kapıdan ‘’her şeye yetişen çocuk’’… Bu ve daha niceleri. Yüzümüze standart bir gülümseme yerleştirir, ses tonumuza çok da gerçekçi olmayan bir enerji ekleriz. Artık her soruya verilebilecek o cevap hazırdır: ‘’İyiyim, her şey yolunda.’’
Ta ki, o sıradan gün bitip, aynı kapının anahtarını dıştan çevirinceye kadar… Giyilen kostüm çıkarılır, takılan maske düşer, işte tam da ruhsal bir oksijen yetmezliği başlar. Omzumuza binen yorgunluk günün verdiği bedensel bir bitkinlik olmaktan çıkıp ruhsal bir sancıyı işaret etmeye başlar.
Sosyal Hayatta Kalma Vergisi: Neden Uyumlanıyoruz?
Hiç düşündünüz mü, neden gerçek benliğimizi yansıtmak bize ‘’korkutucu veya riskli’’ gelirken, başkası gibi görünmek bir o kadar güvenli gelir? Psikoloji bilimi ve uzmanlar çok uzun zaman ‘’savaş ya da kaç’’ tepkisini konuştu. Ancak modern hayat zaman içerisinde yeni bir tepkiyi ortaya çıkardı: Yaranma ve Uyumlanma (Fawning). Yani, bireyin çatışmalardan kaçmak ve kabul görebilmek için kendi duygularını, sınırlarını ve ihtiyaçlarını göz ardı edip başkalarının beklentilerine göre şekil almasıdır.
Bir yerde uyumlanma/yaranma genetik bir mirastır. Yüzyıllar öncesinde atalarımız için kabileden dışlanmak, vahşi doğada ölüme terk edilmek demekti. Bugün kapımızda vahşi hayvanlar veya dondurucu soğuk havalar olmasa da beynimizin bir yerinde ‘’beğenilmeme ve yalnız kalma’’ korkusu ilkel bir alarmı çalıyor. İşte tam da bu yüzden, beynimizdeki o ilkel alarmı susturabilmek için, toplumda bir yer bulabilmek; onaylanmak ve kabul görebilmek için kişiliğimizin en gerçek, en yegane parçalarından feragat ediyor, bir tür ‘’sosyal hayatta kalma vergisi’’ ödüyoruz.
Sahte Benliğin Ağır Faturası: Psikolojik Tükenmişlik
Bu vergiyi ödemek başta masum görünebilir; kendimizi ‘’sadece uyumluyum, kimseye zorluk çıkarmıyorum, e mutluyum da!’’ diye ikna ederiz. Ancak her sosyal etkileşim bir performans ödevine dönüştüğünde geriye kendimize ait ne kalır ki? Bir merkez, bir benlik kalır mı? Bastırılan her itiraz, çizilmek istenilen her sınır sahte bir ‘’fark etmez, ben ayak uydururum’’ şeklini alır ve içimizdeki gerçeklikle kendi aramıza bir tuğla koymaya başlar. Zaman içerisinde her tuğla o kadar yükselir ki, bir duvar örmeye başlarız; ve bu duvar o kadar yükselir ki, aynadaki yüze biz bile yabancılaşırız.
Psikolojide ‘’kendine yabancılaşma’’ dediğimiz durum, ciddi bir faturayı beraberinde getirir: depresyon, anksiyete ve kronik tükenmişlik… Çünkü zihin sahte bir kimliği ayakta tutmak için yoğun bir enerji harcar, fakat harcadığı aynı enerjiyi kendini anlamak, yeniden ayağa kaldırmak ve iyileştirmek için kullanamaz hale gelir.
Onaylanmanın Zehri: Sevilen Gerçekten ‘’Biz’’ Miyiz?
Dışarıdan gelen ‘’Ne kadar anlayışlısın!’’ veya ‘’Çok şanslısın, herkes seni çok seviyor!’’ gibi söylemler ve belki de onaylar, beynimizdeki ödül merkezlerini tıpkı bir uyuşturucu gibi uyarır, sonrasında ise daha fazlasını ister, onaylanmak ve kabul görebilmek için varımızı yoğumuzu ortaya koyarız. Ama göz ardı edilen gerçek şudur, bu onay, sevgi veya kabul aslında bizi beslemez; çünkü onlara sunduğumuz şey biz değilizdir; bizim onlara bir projeksiyonla yansıttığımız bir yansımadır; ve bu yansıma, oldukça kusursuzdur. Dışarıdan gördüğümüz onay, sevgi ve kabulün asıl beslediği nokta korkudur. Eğer gerçek halimi görselerdi, beni tanısalardı, gerçekten severler miydi?
Unutmamak gerekir ki, gerçek yakınlık ve temas maskelerin çarpışmasıyla değil, savunmasızlıkların birbirine dürüstçe açılmasıyla kurulur. ‘’İyiyim, her şey yolunda.’’ yalanının arkasına sığındıkça görünmeyen yaralarımızı iyileştirme ihtimalini yitirip bir döngü içerisinde sıkışıp kalabiliriz.
Aynadaki Yabancıyla Vedalaşmak: En Sadık Dostun Dönüşü
Maskeyi indirmek ilk etapta korkutucu gelir. Öyle masalar vardır ki, o masaların beklentilerini karşılayamadığımız için kalkmamız gerekir. Öyle dostluklar, ilişkiler vardır ki; sınır çizmeye başladığımızda çatırdar. Başta bu kayıp her ne kadar acı verici olsa da karşılığında en paha biçilemez ödül olan huzur gelecek ve her şey yeniden kurulacaktır.
Günün sonunda eve döndüğümüzde rol yapmanın getirdiği o ağır yükten kurtulmuş olmanın hafifliğini hissedeceğiz. Gerçek olmak, onaylanmak için harcanan çabadan daha hafiftir; çünkü gerçek olduğumuzda, kendimiz olduğumuzda kimseyi etkilemek veya bir yalanı ayakta tutmak için zorunda kalmayız.
Kabul görmek, onaylanmak, sevilmek istemek bir ihtiyaçtır; ancak bu ihtiyaçları kendi varlığımız uğruna karşılamak da ruhsal bir intihardır. Hayat, başkalarının alkışlarını toplamak için sergilenen bir oyun olmayacak kadar kısayken kendimize bir nefes alıp şunu sormamız gerekir: ‘’Şu an bu cümleyi ben mi kuruyorum, şu an bu hayatı ben mi yaşıyorum yoksa benden beklenen ‘ben’ mi?’’
Kendi doğrularımızı söylediğimizde etrafımızda olan o sahte kalabalıklar dağılabilir; ancak kalanlar, bizi biz olduğumuz için seven ve kabul eden gerçek yol arkadaşlarıdır. En önemlisi, her sabah alarmın sesiyle uyanan bizler, aynaya baktığımızda bir yabancıyı değil, en sadık dostumuzu, kendimizi görmeye başlarız.
Kaynakça
- Pete Walker – Complex PTSD: From Surviving to Thriving Erving Goffman – Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu Brené Brown – Mükemmel Olmamanın Hediyeleri D.W. Winnicott – Gerçek ve Sahte Benlik üzerine psikanalitik yaklaşımlar.


