Bugün Susanna Kaysen’ın gözlerinden çarpıcı bir gerçekliğe göz atacağız. Bunu ise bir film üzerinden yapacağız. “Girl İnterupped”. Girl İnterupped, 1999 yılında vizyona girmiş psikolojik bir dram filmi. Film kendisiyle aynı isimli olan kitaba dayanıyor. Otobiyografik bir eser olan bu kitapta, yazar Susanna’nın on sekiz yaşında aşırı doz ile intihar girişimine ve sonrasında özel bir klinik olan Claymoor’a yatırılmasına tanıklık ediyoruz. Başlangıçta buraya ait hissetmeyen ve yaşananlar karşısında oldukça öfkeli olan Susanna zamanla bu kliniğe alışıyor ve oradaki diğer hastalarla ilişkiler kuruyor. Şimdi gelin beraber detaylarına inelim.
Açılış
Film şöyle açılıyor seyirciye: “Hayalle gerçeği karıştırdınız mı hiç? Ya da paranız olduğu halde bir şey çaldınız mı? Hiç kederlendiniz mi? Ya da durduğu halde treninizin hareket ettiğini sandınız mı? Belki de ben sadece delirmiştim.” Susanna’nın ağzından bu sözler. Başlangıçta öylesine söylenmiş hissi verse de filmi izledikçe anlıyoruz ki bunlar Susanna’nın içinde bulunduğu derin çalkantıların en ince özeti.
Susanna ve Borderline Kişilik Bozukluğu
İlk perdede yüksek doz ilaç ve alkolle intihar etmiş bir kız çıkıyor karşımıza. Bu genç kız Susanna Kaysen. Hemen ardından bir doktor ile görüşmesini görüyoruz onun. Doktor intiharının nedenini anlamaya çalışıyor. Ancak Susanna öyle derin bir anlamsızlık içinde ki sorulara asıl nedenlerinden çok uzak cevaplar veriyor. “El kemiklerim yok olmuştu.” diyor. Ve daha başka şeylerden bahsediyor. Susanna’nın dağınık cevaplarından benliğinin gerçeklikten koptuğunu ve psikoza sürüklendiğini görüyoruz bu sahnelerde. Bu konuşmanın sonunda ise doktor hastaneye yatırılmasına karar veriyor ve hemen orada hastaneye sevk ediliyor.
Kliniğe getirilen Susanna kendisinin neden orada olduğunu anlayamıyor ve deli olmadığı düşünceleriyle öfkeye kapılıyor. Kliniğe yatmadan önce ise Susanna’nın oldukça depresif ve anlamını kaybetmiş bir hayat içerisinde olduğunu görüyoruz. Yaşıtlarının hepsi üniversiteye giderken o gitmemeyi tercih ediyor. Hayatla ne yapacağını bilmiyor ve derin bir boşluk içinde süzülüyor. Tüm bu anlamsızlık ve boşluk hisleri ile baş edemeyen Susanna filmin başında gördüğümüz eylemi gerçekleştirerek yanlış bir baş etme yöntemiyle ilerlemiş oluyor. Başarısız intiharı sonrasında ise kendisini akıl hastanesinde buluyor.
Akıl hastanesinde ilerleyen tedavisi sonucunda Susanna borderline kişilik bozukluğu tanısı alıyor. Bu tanı aslında Susanna’nın tüm bu anlaşılamaz davranışlarını açıklıyor. Ancak Susanna bu tanının ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyor ve gizlice doktorun odasına girerek bu tanının ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ve orada okuduğu bir sayfada şunları söylüyor “Borderline kişilik bozukluğu; öz kimliğin, ilişkilerin ve ruh halinin dengesizliği. Amaçsızlık. Kendine zarar veren konularda düşünmeden davranma; riskli cinsel aktiviteler gibi. Sosyal zıtlık ve genel bir karamsar tavır.” Daha sonra ekliyor: “Bu benim.” Filmi izlerken de görüyoruz ki Susanna bu belirtilerin hepsini gösteriyor. Başlangıçta şiddetle inkar ettiği bu belirtileri ilerleyen sahnelerde kabul ediyor. Bu da Susanna’nın tedavisinin her ne kadar başlangıçta isteksiz olsa da belirli bir adımda ilerlediğini ve Susanna’nın kendisine dair iç görü geliştirdiğini gösteriyor. Susana tüm bunları söyledikten sonra bir başka karakter olan Lisa ise “Herkes böyledir.” diyerek durumu normalleştiriyor. Peki, Lisa nasıl bir karakter? Gelin bir de ona göz atalım.
Lisa ve Sosyopati
Lisa karakterini ilk gördüğümüz sahne Susanna’nın hastaneye yatırıldığı gün gerçekleşiyor. O gün hastaneden kaçmış olan Lisa polisler tarafından hastaneye geri getiriliyor. O sırada Lisa’nın aşırıcı davranışları gözümüze çarpıyor. Hiçbir suçluluk duygusu içermeyen, soğuk ve büyüklenmeci bakışlarıyla geri geldiği anda hastanedeki hakimiyetini belli ediyor. Otorite figürlerine karşı geliyor, onları hiçe sayılıyor. Aslında birçok yönüyle Freud’un topografik kuramındaki id’i temsil ediyor. Hazlara dayalı yaşayan, ahlaki ilkeleri olmayan, empatiden yoksun karakteriyle sosyopati ince bir örneğini gözler önüne sürüyor aynı zamanda.
Susanna ve Lisa İlişkisi
Filmin başlarında Susanna’yı zaman zaman Lisa’yı gözlemlerken görüyoruz. Daha sonra Susanna’nın bu gözlemleri yerini hayranlığa bırakıyor. Lisa’nın korkusuz ve kendinden emin tavırları Susanna’ya derinlerde bastırdığı yönünü hatırlatıyor. Ancak bu yönler aynı zamanda toplumca hoş görülmeyecek parçalar. Tam da bu yüzden Susanan’nın ilgisini çekiyor aslında. Çünkü Susanna toplumsal normlar ile kendi benliği arasında kalmış, sıkışmış. Sınırda kalmış. Lisa’nın ortaya çıkışı ise Susanna’ya Jungyen persfektiften kendi gölge yönü ile yüzleşme fırsatı sunuyor. Peki, Susanna hangi yolu seçiyor?
Sonuç
Susanna yaşadığı deneyimler sonucunda bir uyanış yaşıyor ve Lisa’yla kurduğu bağın ne kadar tehlikeli olduğunu fark ediyor. Lisa’nın sandığı gibi özgür ruhlu değil aksine kendisi kadar boşluk içerisinde olduğunu fark ediyor. Bundan sonraki süreçte kendi iyileşme sürecine odaklanıyor. İyileşme süreci sonrasında hayallerinin peşini bırakmıyor ve yazar oluyor. Bizler de eseri onun ağzından dinleme fırsatını yakalıyoruz.
Bu filmde birçok psikopatoloji gözlemleme fırsatı yakalıyoruz. Onların kendi içsel süreçlerine ve birbirleri ile ilişkilerine tanıklık ediyoruz. Ama en çarpıcı olanı şu ki hiçbir hastalık tedaviden mahrum değil. Her birimiz hayatlarımızın belirli dönemlerinde kaybolmuş hissedebilir, kendimizi anlamsızlığın ortasında bulabiliriz. Bunlar bazen küçük çaplı bazen de büyük çaplı olabilirler. Ancak, tedaviyi aradığımızda ve onun için bir adım attığımızda kendimizi iyileştirebilme gücünü de her zaman içimizde taşıdığımız görürüz.


