Yıllardır dinlediğim hikâyelerin, şahit olduğum içsel savaşların ve bu topraklarda büyüyen her bireyin ruhunda taşıdığı o ortak sancının tek bir merkez noktası var: Sınırlar. Ama biz bu kelimeyi pek sevmeyiz. Bizim dilimizde “sınır” dendiğinde, sanki araya buzdan duvarlar örülüyormuş, en yakınlarımıza sırt çeviriyormuşuz gibi bir savunma mekanizması gelişir. Hele ki sevginin “bir olmak”, hatta “birbirinin içinde kaybolmak” sanıldığı bir kültürde, sınır çizmeye çalışmak çoğu zaman vefasızlık veya hayırsızlık etiketiyle cezalandırılır. Ancak mesleki yolculuğumda gördüğüm en net gerçek şudur: Bir insanın kendine ait bir alanı yoksa, o insanın başkasına sunabileceği gerçek bir “benliği” de kalmamıştır.
Sevginin Maskesi: Fedakârlık
Bizim toplumumuzda “fedakârlık” en yüce erdemdir. Annelerimiz yemez yedirir, babalarımız giymez giydirir. Bu, ilk bakışta muazzam bir şefkat gibi görünse de, madalyonun öteki yüzünde çoğu zaman ağır bir bedel yatar: Duygusal borçlandırma. “Ben senin için saçımı süpürge ettim” cümlesi, aslında sadece bir sevgi beyanı değil, çoğu zaman görünmez bir sözleşmenin sessiz maddesidir. Bu cümle bir kez duyulduğunda, çocuğun veya eşin kendi sınırlarını çizme hakkı elinden alınır. “Madem benim için bu kadar şey yapıldı, o halde ben de kendim olmaktan vazgeçmeliyim” düşüncesi bilinçaltına bir çapa gibi atılır. İşte tam burada fedakârlık biter ve ihlal başlar. Eğer bir evde herkes birbiri için yaşıyor ama kimse “kendi” olamıyorsa, orada sağlıklı bir bağ değil, bir “bağımlılık” vardır. Bu yapılarda bireylerin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı belli değildir. Kararlar kişinin özgür iradesiyle değil; “annem üzülür mü”, “babam ne der” veya “elâlem bizi kınar mı” süzgecinden geçerek verilir.
“Hayır” Demek Bir Kopuş Değil, Bir Korunmadır
İnsanların en çok zorlandığı anın, ailelerine veya sevdiklerine ilk kez “hayır” dedikleri o an olduğunu defalarca gözlemledim. O an suçluluk duygusu bir balyoz gibi iner insanın tepesine. “Pazar günü kahvaltıya gelemiyorum” demek, sanki tüm aile bağlarını koparmakla eşdeğer bir suçmuş gibi hissedilir. Sevgili okur, eğer şu an bu satırları okurken içinde o tanıdık sızıyı hissediyorsan şunu bil: Senin sınırın, karşındakinin yetersizliğinin başladığı yerdir. Birinin senin hayat alanına izinsiz girmesine müsaade etmemen, ona olan sevgisizliğinden değil, kendine olan saygındandır. Sağlıklı bir ailede, bir bireyin “bugün yalnız kalmak istiyorum” veya “bu kararı eşimle baş başa vermek istiyorum” demesi bir isyan değil, doğal bir ihtiyaç olarak kabul edilmelidir. Ancak bizim coğrafyamızda sınır, genellikle bir saldırı olarak algılanır. Kapısı çalınmadan odasına girilen gençler, evliliğinin her detayına müdahale edilen yetişkinler, emekli olduktan sonra bile çocuklarının hayatını yönetmeye çalışan ebeveynler… Bu manzara bize tanıdık gelebilir, ancak bir şeyin “tanıdık” olması onun “sağlıklı” olduğu anlamına gelmez.
Sınır Çizmenin “Bizce” Yolu
Peki, bu sıkı dokunmuş kültürel yapı içinde, kimseyi yıkıp dökmeden ama kendimizi de yok etmeden nasıl yer açacağız kendimize? Tecrübelerimin bana öğrettiği birkaç temel adımı seninle paylaşmak isterim:
-
Suçluluğu Misafir Et ama Ona Teslim Olma: Sınır çizdiğinde o suçluluk duygusu mutlaka kapını çalacak. Onu içeri al, “Şu an rahatsız hissediyorum çünkü alışık olmadığım bir şey yapıyorum” de. Ama o duygu yüzünden geri adım atma. Sınır, tutarlılıkla beslenir ve ancak tekrarlandıkça karşı taraf için de normalleşir.
-
Netlik Şefkattir: “Belki gelirim” veya “Bakarız” gibi muğlak ifadeler, karşı tarafa müdahale alanı bırakır. Net olmamak, karşı tarafa umut verip sonra hayal kırıklığı yaratmaktır. “Bu akşam yorgunum ve evde kalmayı tercih ediyorum” cümlesi, “belki”den çok daha şefkatlidir; çünkü sınırları net çizer.
-
Duygu ve Sorumluluk Ayrımı: Sevdiklerine destek olmak, onlara zaman ayırmak değerlidir. Ancak onların duygularının sorumluluğunu almak (onlar mutsuz diye mutsuz olmak, onlar öfkeli diye karar değiştirmek) senin görevin değildir. Her yetişkin, kendi duygusal dünyasının sahibidir.
Kendi Bahçeni Korumak
Sevgili okur, unutma ki bir bahçenin sınırlarını belirleyen çitler, bahçenin içindeki çiçekleri ezmek için değil, onları korumak ve daha sağlıklı büyümelerini sağlamak içindir. Ailenle arana koyduğun sağlıklı sınır, seni onlardan uzaklaştırmaz; aksine, onlarla olan ilişkini daha dürüst, daha nefes alınabilir ve daha samimi bir hale getirir. Kendini “ihlal edilmeye” alıştırmak, bir süre sonra içsel bir öfke biriktirmene neden olur. O öfke ise eninde sonunda sevdiklerine yansır. Gerçek ve kalıcı bir sevgi, ancak iki özgür ve bütünleşmiş birey arasında yeşerebilir. Bugün kendine sor: “Hangi ‘evet’i aslında ‘hayır’ demek istediğim halde söylüyorum?” Cevabın, iyileşmeye başladığın yer olacaktır.


