Pazartesi, Şubat 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Joshua Foer Üzerinden Hafızaya Yeniden Bakmak

Hafıza, insan zihninin en temel işlevlerinden biridir. Ancak bu işlev yalnızca geçmişi hatırlama kapasitesinden ibaret değildir. Kimliğimizin, süreklilik duygumuzun ve benlik algımızın temelini oluşturur. Modern psikoloji ve nörobilim, hafızanın biyolojik, duygusal ve bedensel boyutları olan çok katmanlı bir sistem olduğunu ortaya koymaktadır. Buna rağmen gündelik hayatta hafızaya dair iki yaygın inançla karşılaşırız: “Benim hafızam zayıf” ya da “Bazı insanlar doğuştan dâhi.”

Moonwalking with Einstein adlı eserinde Joshua Foer bu kabulleri temelden sarsar. Ona göre olağanüstü hafıza genetik bir ayrıcalık değil, öğrenilmiş bir uzmanlıktır. Hafızası çok kuvvetli olan kişiler bizden farklı beyinlere sahip değildir. Fark sadece bilgiyi nasıl kodladıklarında yatar. Sorun kapasite değil, organizasyondur.

Hafıza Doğuştan mı, Öğrenilmiş mi?

Foer, hafıza ustalarının doğuştan üstün zihinsel kapasiteye sahip olduğu yönündeki miti eleştirir. Çalışan belleğin sınırları büyük ölçüde evrenseldir. İnsan zihni aynı anda yalnızca birkaç birim bilgiyi bilinçli olarak tutabilir. Peki onları farklı kılan nedir? Foer bu soruya satranç ustalarıyla yapılan klasik bir deney üzerinden yanıt verir. Taşlar rastgele dizildiğinde ustalarla yeni başlayanlar benzer performans gösterir. Ancak taşlar gerçek bir oyun düzeninde yerleştirildiğinde ustalar açık ara öne geçer. Çünkü onlar taşları tek tek değil, anlamlı örüntüler hâlinde görürler. Bu durum kümeleme (chunking) ilkesini açıklar.

Kümeleme, hatırlanacak birimlerin sayısını azaltmak için her birimin anlamlı bütünler hâline getirilmesidir. Telefon numaralarının bölge kodu ve gruplar hâlinde yazılması, bu stratejinin gündelik bir örneğidir. Başka bir deyişle konu, kümeleme ya da daha geniş anlamda belleğimiz olunca, daha önceden bildiklerimiz, öğrenebileceklerimizi saptar. Anlamsız görünen harf ya da sayı dizileri, ancak önceden bildiğimiz yapılarla ilişkilendirildiğinde akılda kalır. Dolayısıyla hafıza, boş bir depo değil; mevcut bilgiyle yeni bilgiyi ilişkilendiren dinamik bir ağdır. Daha önce bildiklerimiz, öğrenebileceklerimizin sınırını belirler.

Foer’in ifadesiyle hafıza bir kas olmayabilir, ancak kesinlikle bir beceridir. Beynin sınırları sandığımız kadar dar değildir. Genellikle o sınırları nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz. Rakamlar ve kartlar tek başına hızla silinir. Fakat bir hikâyeye, imgeye ya da duyguya bağlandığında kalıcılık kazanır.

Hatırlamanın Mimarisi: Bellek Sarayı

Foer’in kitabında ayrıntılı biçimde ele aldığı en çarpıcı teknik, kökeni Antik Yunan’a uzanan loci yöntemi, yani bellek sarayıdır. İnsan zihninin mekânsal hafızaya olan yatkınlığına dayanır. Temel ilke basittir: İnsan zihni mekânları unutmaz. Kişi çok iyi bildiği bir evi, sokağı ya da binayı zihninde canlandırır ve hatırlamak istediği bilgileri bu mekânın belirli noktalarına yerleştirir. Ancak burada kritik unsur sıradanlık değil, tuhaflıktır. İmgeler ne kadar çarpıcı, abartılı ve hatta rahatsız ediciyse o kadar kalıcı olur.

Foer başlangıçta bu yöntemi yapay bulur. Bilgileri absürt sahnelere dönüştürmenin öğrenmeyi zorlaştıracağını düşünür. Fakat uygulamaya başladığında dramatik bir dönüşüm yaşar. Kart destelerini ve uzun sayı dizilerini şaşırtıcı hızda hatırlamaya başlar. Mekânla birleşen imgeler, soyut bilgiyi somut ve unutulmaz hâle getirir. Bu deneyim, önemli bir gerçeği açığa çıkarır. Hatırlamak için daha çok çabalamak değil, unutulmayacak şekilde düşünmek gerekir. İnsanlar bilgiyi değil, bilgiyle ilgili hissettiklerini hatırlar. Bellek sarayı tekniği beynin doğal işleyişine karşı değil, onunla birlikte çalışır.

Unutkanlık çoğu zaman hafızanın zayıflığından değil, dikkatin yüzeyselliğinden kaynaklanır. Yüzeysel öğrenme yüzeysel iz bırakır. Derinlemesine işlenen bilgi ise kalıcı olur. Bellek sarayı öğrenmeyi yavaşlatır, ancak aynı ölçüde derinleştirir.

Dijital Çağda Hafızanın Dönüşümü

Foer’in tartışmayı genişlettiği bir diğer alan, dijital çağda hafızanın geçirdiği dönüşümdür. Tarih boyunca yazı, kitap ve arşivler belleğin yükünü hafifletmiştir. Ancak akıllı telefonlar, arama motorları ile birlikte bilgiye erişim neredeyse sınırsızdır. Artık bilgiye sahip olmak değil, ona ulaşabilecek araçlara sahip olmak yeterli görülmektedir.

Bu durum yalnızca teknolojik değil, bilişsel bir dönüşümdür. İnsan zihni hatırlamak yerine aramak üzere yeniden biçimlenmektedir. Bunun sonucunda bireyler bilgiyi içselleştirmeden tüketmekte, okuduklarını ya da öğrendiklerini kısa sürede unutmaktadır. “Nasıl olsa bakarım” düşüncesi dikkati ve zihinsel çabayı azaltır. Oysa ancak bilgi zihinde tutulduğunda başka bilgilerle ilişki kurar, çağrışımlar üretir ve yeni düşüncelerin temelini oluşturur. Bilgi tamamen zihnin dışına taşındığında bu ilişkiler zayıflar. Hafıza aynı zamanda düşünmenin altyapısıdır. Hafıza tembelleştiğinde zihin de tembelleşir.

Foer’e göre insan, anılarının toplamıdır. Hafıza zayıfladığında yalnızca bilgi değil, benlik duygusu da aşınır. Bu nedenle hafıza kaybı yalnızca bilişsel değil, varoluşsal bir sorundur. Foer, tarihsel bir karşılaştırma yaparak bu düşünceyi derinleştirir. Antik ve ortaçağ toplumlarında hafıza eğitimi ahlaki bir erdem olarak görülmüştür. Bilgiyi ezberlemek, onu içselleştirmek ve yaşamın parçası hâline getirmek anlamına gelirdi. Hatırlamak, insanın dünyada yer edinme biçimidir. Eğer hiçbir şeyi hatırlamak zorunda kalmazsak, gerçekten düşünebilir miyiz?

Hafızanın Kırılganlığı ve Uyarlanabilirliği

Hafıza pasif bir kayıt sistemi değildir, yeniden yapılandırıcıdır. Biyolojik temelleri olmakla birlikte dikkat, duygu, tekrar ve anlamlandırma süreçleri hafızanın kalitesini belirler. Güncel araştırmalar, hafızanın hem nörolojik hem de bilişsel boyutlarını bir arada ele almanın önemini vurgulamaktadır. Elizabeth Loftus, yanlış yönlendirici bilgilerle sahte anıların oluşturulabileceğini göstermiştir. Bu durum, hafızanın güvenilirliği konusunda önemli tartışmalar doğurmuştur.

Daniel Schacter ise hafızanın her zaman güvenilir olmadığını savunur. “Hafızanın yedi günahı” yaklaşımıyla unutma ve çarpıtma süreçlerinin kimi zaman adaptif işlevler taşıdığını savunur. Ona göre hafıza kusursuz bir arşiv olmak yerine, geleceği planlamaya yardımcı olacak biçimde çalışır. Bu çerçevede bellek sarayı gibi teknikler, hafızayı güçlendirmekten çok onu bilinçli biçimde yapılandırmayı öğretir. Mekân, imge ve duygu aracılığıyla bilgi kalıcı hâle gelir.

Sonuç

Hafıza sınırlarımızın değil, alışkanlıklarımızın ürünüdür. Daha ayrıntılı bir belleğe sahip olmak yalnızca dünyaya dair değil, kendimize dair bilgimizi de derinleştirir. Elbette seçici unutmanın sağlıklı ve gerekli bir boyutu vardır. Çünkü her ayrıntıyı saklamak zihinsel yük oluşturur. Ancak değerli fikirlerin yüzeysel dikkat nedeniyle kaybolması ya da kurulamayan bağlantılar önemli bir kayıptır. Belki de asıl mesele daha fazla hatırlamak değil, daha bilinçli hatırlamayı öğrenmektir. Hafıza eğitimi bu nedenle nostaljik bir disiplin değil, düşünsel özerkliğin temelidir.

Bilginin her an erişilebilir olduğu bir çağda, asıl mesele neyi hatırlayacağımız değil; neyi içselleştireceğimizdir. Çünkü insan, yalnızca erişebildiği bilgilerden değil, içinde taşıdığı anlam ağından ibarettir. Hafıza bu ağın merkezindedir. Onu bilinçli biçimde yapılandırmak, yalnızca daha güçlü bir bellek değil daha güçlü bir benlik inşa etmektir.

KAYNAKÇA

Foer, J. (2012). Einstein ile Ay yürüyüşü (F.Doruker, Çev). İstanbul: Altın Kitaplar.

Sena Aslan
Sena Aslan
Merhaba, ben Sena Aslan. 20.11.1995 Ankara doğumluyum. Felsefe, psikoloji ve rehberlik alanlarında uzmanlaşmış bir eğitimci, danışman ve yazarım. Kocatepe Üniversitesi Felsefe Grubu mezunuyum. Mezuniyetimin ardından pedagojik formasyonumu tamamladım. Psikolojiye olan ilgim zamanla daha da derinleşti ve bu nedenle Uluslararası Dublin Üniversitesi'nde Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptım. GETAP adlı gelişim-takip programının uygulayıcısıyım. Ayrıca Altınbaş Üniversitesi’nden psikoloji alanında çeşitli eğitimler alarak bu alanda kapsamlı bir bilgi birikimi edindim. Şimdiye kadar hem rehberlik sahasında hem de danışmanlık, eğitim koçluğu gibi alanlarda bireylerle birebir çalıştım. Aynı zamanda online eğitim platformlarında psikoloji, sosyoloji, mantık ve felsefe alanlarında bilgileri sade ve anlaşılır bir dille paylaşmaya özen gösterdim. İnsan zihnini, duygularını ve davranışlarını anlamaya yönelik bu yolculuk, benim için sadece mesleki değil, kişisel olarak da dönüştürücü bir serüven oldu. Benim için psikoloji, bir empati ve anlayış dilidir. Yazdığım her satırda, insanın kendine biraz daha yaklaşmasını ve “yalnız değilim” hissini yaşamasını hedefliyorum. Yazmak, duygularımın kilidini açmanın; düşüncelerimi berraklaştırmanın ve başkalarına temas etmenin en samimi yollarından biri. Psikoloji yazarlığını bir sorumluluk olarak görüyor; her kelimenin bilinçli bir temas taşıması gerektiğine inanıyorum. Sevgiyle kalın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar