Anoreksiya, klinik bir “bozukluk” olmanın ötesinde, öznenin dil ve arzu içindeki konumuna dair radikal bir beyandır. Lacanyen psikanalitik teori, bu semptomu biyolojik bir açlık krizinden çıkarıp, öznenin Başka ile girdiği hayati bir pazarlık olarak okur. Lacan’ın anoreksiya üzerine en sarsıcı tespiti, hastanın “hiçbir şey yemiyor” olması değil, “hiçliği (le rien) yiyor” olmasıdır (Lacan, 1956-1957/2021). Burada “hiç”, pasif bir yoksunluk değil, özne tarafından aktif olarak tüketilen bir arzu nesnesi halini alır.
Özellikle erken çocukluk döneminde, “her şeyi veren” ve çocuğun her ihtiyacını daha o ihtiyaç belirmeden doyuran boğucu bir Başka (anne) temsili düşünelim. Bu tamlık hali, özne için tekinsizdir; çünkü Başka her şeyi veriyorsa, öznenin arzulayabileceği bir “boşluk” kalmamıştır. Anoreksik özne, Başka’nın bu yutucu istilasına karşı “hiçliği” yiyerek cevap verir. Bu eylemle kendi içinde ele geçirilemez bir saha, bir “delik” açar.
Arzu ve İhtiyaç Arasındaki Ayrım
“Hiçliği yemek” üzerinden ilerlediğimizde, yemeklerle olan ilişki zevkle (jouissance) tamamlanma çabası gibi, bağımlılık nesnesiyle kurulan ilişkiye paralel olabileceği gibi, hiçlik de bir yemeğin aksine öznenin asla elinden alınamayacak bir zevk nesnesi gibi incelenebilir. Anoreksiyanın mantığını anlamak için ihtiyaç ve arzu arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Tıbbi söylem, bedeni biyolojik ihtiyaçlar üzerinden tanımlarken; psikanaliz, bedeni bir “arzu mahali” olarak görür. İhtiyaç hayatta kalmak için gereken nesneye (yiyecek) yöneliktir ve doyurulabilir. Arzu içinse Lacan’ın formülasyonundan yola çıkarsak “Talepten ihtiyacı çıkarınca kalan arzudur” (Lacan, 1958/2006).
Anne-çocuk örneğinden ilerlersek anne, çocuğun her ağlamasını bir “açlık belirtisi” (ihtiyaç) olarak görür ve ağzına meme/yiyecek dayarsa, çocuğun “arzu” üretmesine izin vermez. Bu “bolluk”, öznenin kendi eksiğini fark etmesine engel olur. Anoreksik, bu bolluğu reddederek Başka’da bir “delik” açmaya çalışır.
Modern Toplum ve Saturasyon
Şimdi soyut bir düzleme geçelim; Recalcati, modern anoreksiya çalışmalarında bu “boğucu doyuruculuk” meselesini tartışan bir isimdir (Recalcati, 2002/2013). Ona göre çağdaş toplum ve “hiper-modern Başka”, özneyi sürekli tüketimle ve nesnelerle doyurmaya çalışır. Bu, öznenin arzusunu boğan bir “saturasyon” (aşırı doygunluk) yaratır. Recalcati, anoreksiyayı bu “her şeye sahip olma” vaadine karşı bir direniş olarak görür. Öznenin “Hayır”ı, aslında Başka’nın sunduğu o sahte tamlığı yırtıp gerçek bir boşluk yaratma çabasıdır.
Konuyu Freudcu bir açıdan ele alacak olursak dürtünün yapısını inceleyebiliriz. Oral dönem, Freudyen anlamda sadece “beslenme” ile ilgili değildir. Dürtü, bir nesnenin etrafında dolanan ve her seferinde bir boşluğun etrafından dönerek merkeze geri gelen bir devredir (Lacan, 1964/1998). Anoreksiyada bu devrenin nesnesi, bizzat o devrenin ortasındaki boşluktur.
Yutma Eyleminin Sembolik Karşılığı
Buradaki mesele midenin dolması değil, yutma/yutmama eyleminin sembolik karşılığıdır. Anoreksik için yutmamak, Başka’nın sunduğu dünyayı, dili ve talepleri bünyesine katmayı reddetmektir. Bu, bedenin sınırlarını koruma altına alan bir savunma eylemidir. Oral dürtü burada yiyeceği değil, “hayır” diyebilmenin zevkini hedefler.
Hiçliği yemek ve çok yemek arasındaki bir paralelliğe baktığımızdaysa her iki durumda da özne, biyolojik bir yiyecekle değil, simgesel bir boşlukla uğraşmaktadır. Anoreksik özne arzusunu korumak için “hiçliği” nesne edinir. Boşluğu (eksiği) korumak için aç kalır. Aşırı yiyen özne ise boşluğun yarattığı kaygıya dayanamaz ve o boşluğu yiyecekle “tıkamaya” çalışır (Recalcati, 2002; Cosenza, 2014). Her iki özne de eksikle ilişkili temel bir soru ile başa çıkmaya çalışmaktadır. Biri eksiği yücelterek (anoreksiya), diğeri ise eksiği inkar edip üzerini örterek (aşırı yeme) hayatta kalır.
Zevk Döngüsü ve Gerçeklik
Tabii bu açıdan her ikisi de bir zevk döngüsüdür. Anoreksikte zevk, “hayır” diyebilmenin ve bedeni kontrol edebilmenin zevkidir. Aşırı yiyende zevk, “yutma” ve o anlık doluluğun getirdiği kaygı giderici zevktir. Her iki durumda da özne, Simgesel olanın (dilin, kuralların) ötesine geçer ve bedensel, “Gerçek” bir haz alanına hapsolur.
Sonuç olarak, anoreksik öznenin ‘hiçliği yemesi’ ile aşırı yiyen öznenin ‘her şeyi yutması’, özneleşme krizine verilmiş ikiz cevaplardır. Her iki klinik tabloda da özne, Simgesel bir eksiğin yarattığı kaygıyla baş etmek için bedeni bir savaş alanına dönüştürür. Anoreksik, eksiği (hiçliği) bir kale gibi savunarak Başka’nın istilasından kaçarken; aşırı yiyen, eksiği nesnelerle boğarak Başka’nın sessizliğini doldurmaya çalışır.
Bu iki uç, aslında aynı noktanın çevresinde döner: arzunun eksiğiyle yüzleşememe. Biri eksiği ‘hiçlik’ olarak kutsar, diğeri ‘fazlalık’ olarak yok eder. Her iki durumda da semptom, öznenin Başka’nın iştahı karşısında yutulmamak veya kaybolmamak için kurduğu radikal bir cevaptır.
Kaynakça
Cosenza, D. (2014). Le refus dans l’anorexie [Anoreksiyada reddediş]. Presses Universitaires de Rennes.
Lacan, J. (2021). The seminar of Jacques Lacan, Book IV: The object relation, 1956–1957 (A. R. Price, Trans.; J.-A. Miller, Ed.). Polity Press. (Orijinal çalışma 1994 tarihlidir).
Lacan, J. (2006). Écrits: The first complete edition in English (B. Fink, Trans.). W. W. Norton & Company. (Orijinal çalışma 1958 tarihlidir).
Lacan, J. (1998). The seminar of Jacques Lacan, Book XI: The four fundamental concepts of psychoanalysis (A. Sheridan, Trans.; J.-A. Miller, Ed.). W. W. Norton & Company. (Orijinal çalışma 1973 tarihlidir).
Recalcati, M. (2013). Boşluk kliniği: Anoreksiya, bulimia ve bağımlılıklar. (E. Sayın, Çev.). Bağlam Yayınları. (Orijinal çalışma 2002 tarihlidir).


