İnsan ilişkileri çoğu zaman ortak bir soruyla başlar: Neden bazı ilişkiler sakinleştirirken bazıları yorucu, hatta yıkıcı bir hâl alır? Klinik psikoloji perspektifinden bakıldığında, bu sorunun yanıtı çoğunlukla “doğru insanı bulmak”tan ziyade, bireyin ilişki içinde nasıl var olduğu ile ilgilidir. Kadın ve erkek arasındaki ilişki, yalnızca romantik bir birliktelikten ibaret değildir; aynı zamanda iki farklı duygusal örgütlenmenin, iki ayrı bağlanma stilinin ve iki ayrı dünya algısının bir araya gelmesini ifade eder.
Bu makalede, erkek dağ, kadın deniz metaforu üzerinden; sağlıklı bir ilişkinin nasıl kurulduğu, hangi dinamiklerle zorlandığı ve bu ilişkinin hangi koşullarda onarılabildiği klinik psikoloji çerçevesinde ele alınacaktır.
Dağ Metaforu: Erkek Psikolojisinde Sınır, Güç ve Tutarlılık
Klinik gözlemler, erkeklerin büyük bir bölümünde duygusal güvenlik algısının; kontrol, tutarlılık ve öngörülebilirlik ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Erkek, ilişkiler içerisinde çoğu zaman “sağlam olan”, “ayakta duran” ve ilişkiyi taşıyan taraf olarak konumlandırılmakta ve bu rol üzerinden değerlendirilmektedir.
Psikodinamik açıdan bakıldığında, bu konumlanma; erkeğin ego gücü, benlik sınırları ve işlevsellik ihtiyacı ile ilişkilidir (Kernberg, 1976). Dağ metaforu tam da bu noktada anlam kazanır: Dağ yerindedir, sabittir ve sınırları nettir. Güven verir, dayanak oluşturur ve çevresini taşıyabilecek bir yapı sunar. Ancak klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan önemli bir risk de bulunmaktadır. Dağ sertleştikçe, ilişki içindeki duygusal temas zayıflayabilir. Erkek, duygularını bastırdığında; ilişkiden geri çekildiğinde ya da yalnızca “çözüm üreten” ve “sorun gideren” bir pozisyonda kaldığında, ilişki giderek duygusal bağdan uzaklaşabilir.
Bu noktada roller ve sorumluluklar, ilişkinin taşıyıcı unsurları olmaktan çıkıp, ilişkinin temel dinamiklerini sarsan bir hâl alabilir. Sağlam durma çabası, temasın yerini aldığında; ilişki görünürde ayakta kalsa da duygusal olarak kopuk bir yapı haline gelebilir.
Deniz Metaforu: Kadın Psikolojisinde Duygu, Derinlik ve Bağlanma
Kadın psikolojisinde ilişkiler çoğu zaman duygusal temas, paylaşım ve yakınlık kurma üzerinden anlam kazanır. İlişki, yalnızca birlikte geçirilen zamanla değil; duyguların paylaşıldığı, anlaşıldığı ve karşılık bulduğu bir alan olarak deneyimlenir. Bu bağlamda deniz metaforu, kadın psikolojisini anlamak için güçlü bir sembol sunar.
Deniz derindir, dalgalıdır ve canlıdır. Kadının duygusal dünyası da benzer şekilde hareketlidir; değişen koşullara uyum sağlar, temas arar ve bağlanma ihtiyacıyla şekillenir. Araştırmalar, kadınların duygularını ifade etmeye ve ilişkileri duygusal düzlemde işlemeye daha yatkın olduklarını göstermektedir (Mikulincer & Shaver, 2007). Bu durum, kadının bağlanma ihtiyacının ve empati kurma becerisinin görece güçlü olmasıyla ilişkilendirilmektedir. Ancak deniz de taşabilir. Duygular yeterince regüle edilemediğinde, beklentiler karşı tarafa açıkça ifade edilmediğinde ya da duygusal paylaşımlar karşılık bulmadığında, ilişki giderek yorucu bir hâl alabilir. Bu noktada yakınlık ihtiyacı artarken, karşılanmayan beklentiler hayal kırıklığına ve duygusal yıpranmaya yol açabilir.
Sağlıklı bir ilişkide belirleyici olan; duygusal paylaşımların artması kadar, bu paylaşımların iki partner tarafından ortak bir ritimde karşılanabilmesidir. Deniz, dağla temas ettiğinde sakinleşir; akış, ancak karşılıklı uyum ve süreklilikle mümkün hâle gelir.
Dağ ve Deniz Neden Birbirini Çeker?
Psikolojik açıdan kadın ve erkek ilişkilerine bakıldığında, bireylerin çoğu zaman kendi eksik kalan ve tamamlanmamış yönleri üzerinden partner seçimi yaptıkları görülmektedir. İlişki, yalnızca bir yakınlık arayışı değil; aynı zamanda bireyin kendi içinde tamamlayamadığı alanlara temas etme çabasıdır. Bu bağlamda dağ, denizin duygusal derinliğinden beslenirken; deniz de dağın güven veren, sabit yapısında sakinleşir. Taraflar birbirlerinde, kendilerinde eksik olan yönlere dair bir denge bulur. Ancak sağlıklı bir ilişki, bu tamamlanma ihtiyacı üzerine değil; iki ayrı benliğin yan yana durabilmesi üzerine kurulur.
Klinik açıdan güçlü ilişkilerde belirleyici olan; bir tarafın önde ya da arkada durması değil, iki bireyin de kendi konumunu koruyarak ilişki içinde var olabilmesidir. Bowen’ın (1978) benlik ayrışması kavramına göre, sağlıklı ilişkiler; bireylerin hem bağlı kalabildiği hem de bu bağın içinde kendiliklerini kaybetmedikleri ilişkiler olarak tanımlanır.
Bu nedenle dağ denize dönüşmez, deniz de dağı eritmez. İlişki; farklılıkların yok olduğu değil, farklılıkların temas edebildiği bir alan olduğunda güçlenir.
İlişkinin Temel Becerileri
İlişki doyumuna odaklanan klinik çalışmalar, sağlıklı ve sürdürülebilir ilişkilerin belirli temel beceriler etrafında şekillendiğini göstermektedir. Bu beceriler arasında; duyguyu suçlamadan ifade edebilme, dinlenildiğini ve anlaşıldığını hissettirebilme, sınır koyabilme ve sınırlara saygı duyabilme ile çatışma anlarında kaçmadan temas kurabilme öne çıkmaktadır. Gottman ve Silver (2015), uzun süreli ve doyumlu ilişkilerin; yoğun romantik duygulardan çok, bu ilişki becerilerinin günlük yaşamda ne ölçüde kullanılabildiğiyle ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Başka bir ifadeyle, ilişkiyi ayakta tutan şey yalnızca hisler değil; bu hislerin nasıl ifade edildiği ve karşılık bulduğudur.
Bu noktada metafor yeniden anlam kazanır: Dağ, denizin duygusunu küçümsemediğinde; deniz de dağın sessizliğini reddetmediğinde ilişki güvenli bir zemin üzerine oturur. Kadın ve erkek arasındaki ilişki, doğası gereği farklılıklar içerir. Ancak bu farklılıklar, kaçınılmaz olarak çatışmanın değil; çoğu zaman tamamlayıcılığın da kaynağı olabilir.
Sonuç olarak, ilişkiler kader değildir. İlişkiler; öğrenilen, geliştirilen ve zaman içinde dönüşebilen yapılardır. Asıl mesele, yalnızca bir araya gelmek değil; birlikte kalabilmeyi öğrenebilmektir.
Kaynakça
-
Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. New York: Basic Books.
-
Bowen, M. (1978). Family therapy in clinical practice. New York: Jason Aronson.
-
Decety, J., & Jackson, P. L. (2004). The functional architecture of human empathy. Behavioral and Cognitive Neuroscience Reviews, 3(2), 71–100.
-
Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The seven principles for making marriage work. New York: Harmony Books.
-
Gross, J. J. (2015). Emotion regulation: Current status and future prospects. Psychological Inquiry, 26(1), 1–26.
-
Kernberg, O. F. (1976). Object relations theory and clinical psychoanalysis. New York: Jason Aronson.
-
Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change. New York: Guilford Press.
-
Schnarch, D. (1997). Passionate marriage. New York: Norton.


