Çevremizdekileri algılama biçimimiz, gerçekliğimizi şekillendirir. Örneğin yüksek atlama yarışmalarında kullanılan barları düşünelim. Bunu 1.80 yüksekliğine yerleştirelim. Kaçımız bu barı gördüğünde üzerinden atlamak için hafiften esnemeye başlar? Kaçımız bu denemede bulunur? Kaçımız düzenli antrenmanlarla bir süre sonra bu hedefi aşacağına inanır? Peki ya kaçımız bu yüksekliği ısınma antrenmanlarında dahi kullanmayacak kadar aşağıda görür?
1.80 yüksekliğinde duran bar herkes için farklı şeyler ifade eder. Hatta bunu bir başkası adına düşündüğümüzde olay daha da karmaşıklaşır. TV başında diğer yarışmacıların atladığı yüksekliği geçmekte zorlanan sporcu için “Bunu da atlayamayacaksan orada ne işin var!” demedik mi mesela?
Bu yazıda sporcuların kendi performanslarına dair yaklaşımlarının, başarı algısı ve performans sonuçları üzerindeki etkilerinden bahsetmeye çalışacağım.
Farklı Hedef Algıları ve Motivasyonel İklimler
Kısa kısa açıklayacak olursak: Her iki tarafın aynı anda başarılı olabildiği ortamlarda paylaşılan olumlu hedef bağımlılığı, işbirlikçi yaklaşımı; bir tarafın başarısının diğerinin başarı şansını azalttığı olumsuz hedef bağımlılığı ise rekabetçi yaklaşımı; bireysel yaklaşım ise her katılımcının kendi hedefine ulaşma konusunda karşılıklı herhangi bir bağımlılığın olmadığı ortamları* ifade eder (Deutsch, 2011).
Bu yaklaşımlar, zorunlu bir biçimde meşgul olunan spor branşının temel kuralları tarafından şekillendiriliyor gibi görünebilir. Bir güreş müsabakasında puan almak için elbette rakibinize üstünlük kurmanız gerekir. Bu da rekabetçi yaklaşımı zorunlu kılar diye düşünebiliriz. Fakat oyun kuralları bizim algımız üzerinde genellikle ön planda olmaz.
Sporcunun performansına dair algısı, daha çok zihninde tekrarlanan düşünce döngüleri ve duygulanımlarla şekillenir. Örneğin, takım ruhunun yeteri kadar geliştirilemediği durumlarda aynı takımın sporcuları kendi içlerinde skor mücadelesine girebilirler.
Kendini savunmacı olarak gören bir sporcu ise yapacağı boş alan koşusuyla o maçtaki verebileceği en büyük katkıdan kendisini ve takımını men eder.
Örneklerin sayısı arttırılabilir. Burada vurgulamak istediğim, sporcuların bazı oyun kurallarını onlarca kez ihlal ederken bazılarını ihlal etmeye teşebbüs dahi etmemeleridir. Bunun altında yatan sebep ise kendilerini ve mücadele esnasındaki değişkenleri nasıl gördükleridir.
Antrenörlerin motivasyon verme biçimleri de sporcunun algısı üzerinde önemli etkenlerdendir. Cezalandırıcı, cesaretlendirici, kıyaslamacı gibi birçok antrenör yaklaşımı mevcuttur. Hepsinin de sporcunun o dönemindeki haline göre olumlu ve olumsuz sonuçları olmaktadır.
Bu konuda sporcunun mental özelliklerini de göz önünde bulundurarak sporcunun gelişimi yönünde yaklaşımlar tercih edilmelidir. Aksi takdirde hem sporcu için hem de takım için önemli kayıplarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.
Ebeveynlerin beklentileri, sporcunun stres yönetimi, takım içindeki iletişim ve daha sayamadığımız birçok değişken de sporcunun müsabaka esnasındaki algısı üzerinde etkilidir. Bu algılama biçimleri ise sporcunun başarı kriterlerini ve ortaya koyduğu performansı önemli ölçüde etkilemektedir.
Başarı Tanımlamaları ve Performanslar
Sporcu ve antrenör hedef koymakta bağımsızlardır. Bu noktada benimseyecekleri yaklaşım ise onların hedeflerini, buna bağlı olarak başarı tanımlarını ve performanslarını değiştirecektir.
Bir koşucu kendisiyle yarışıyorsa kendi en iyi zamanını, rakipleriyle yarışıyorsa onların en iyi zamanını hedef alıyor demektir. Performans sonuçlarını da bu derecelere göre başarılı ya da başarısız olarak görecektir.
İşbirlikçi yaklaşımda sporcular başarıyı takımın başarısı olarak görürler. Önemli olan galibiyete giden yolda olabildiğince pozitif rol oynayabilmektir. Sporcunun kendi performansı arka plandadır.
Bu yüzden de sporcu, performansını yukarıya taşımak için her zaman maksimum efor ve konsantrasyonu göstermeyebilir.
Rekabetçi yaklaşımda ise rakip odaklı bir algı ve hedefler zinciri vardır. Bu yaklaşım; antrenörleri ve takım patronlarını, rakiplerini sakatlayan sporculara özel primler ödemeye kadar götürebilir. Sporcular ise kendi performans sergilemeye değil rakibi oynatmamaya odaklı hale gelebilirler.
Bireysel yaklaşım ise sporcunun kendi performansı üzerine odaklıdır. Başarı galibiyetle eş anlamlı değildir. Başarı, sporcunun kendi gelişimindeki hedefler zincirinde bir sonrakine geçebilmektir.
Genellikle de en yüksek performanslar bu yaklaşıma sahip sporcular tarafından ortaya koyulur (Stuntz ve Garwood, 2012).
Sonuç
Başarı tanımlarının kişinin yaklaşımına bağlı olarak ne kadar değişebileceğini gördük. Bir müsabaka esnasındaki küçük büyük her türlü değişkenin sporcunun onları nasıl algıladığına göre ne kadar farklı anlamlar taşıyabileceğini gördük.
Hayatın kendisi de iç içe geçmiş ve karmaşık şekilde ilerleyen birçok spor müsabakası gibi çok sayıda değişkeni önümüze çıkarmakta. Bunlara uyum sağlayabilmek ve birer gelişim basamağı olarak görebilmek de zihinsel sağlığımız için bize avantaj sağlar.
Bu uyum yerine içine sıkıştığımız başarı tanımları ise bakış açımızı sınırlandıracaktır. Üstelik bu “başarı”lar, çoğu zaman en iyi performanslarımız da olmayacaklardır.
Bir sporcu, performansına dair taşımış olduğu yaklaşımla başarı kriterlerini ve performansını nasıl sınırlandırıyorsa, her kimlikten bireyler olarak bizler de günlük hayat olaylarında kendimizi benzer şekilde sınırlandırabilmekteyiz.
Bu türden gereksiz sınırlama ve yüklerden olabildiğince uzak bir yaşam dileğiyle. Hoşça kalın.
Kaynakça
Deutsch, M. (2011). Cooperation and competition. In Conflict, interdependence, and justice: The intellectual legacy of Morton Deutsch (pp. 23-40). New York, NY: Springer New York.
Stuntz, C. P. ve Garwood, K. E. (2012). Enhancing social goal involvement through cooperative instructions. Journal of Applied Sport Psychology, 24(3), 260-274.



Yazı için çok teşekkürler 🙂 başarıyı sürdürmek edinmekten daha da zor ve başarılara başarı katmak gerekiyor gibi inançlara sahip olmaları daha da strese sokuyor olmalı sporcuları.