Bu hafta Netflix’te Wild Wild Country adında bir belgesel izleme fırsatı buldum. Belgesel Bhagwan Shree Rajneesh (daha sonra Osho adını alıyor) tarafından Hindistan’da 1960’lı yıllarda kurulan bir Osho tarikatını anlatıyor. Osho Felsefesi görünürde meditasyonla aydınlanma, bastırılmış cinselliğin çözülmesiyle ruhsal özgürlük, doğal hazlarla barışık olmak gibi birçok düşünceyi savunuyor. Tabii, işin arka yüzü bambaşka bir boyuta hizmet ediyor.
Tarikat ilk başlarda Hindistan’da kuruluyor, daha sonra Bhagwan’ın sekreteri Sheela aracılığıyla Amerika’ya taşınıyorlar. Olaylar bundan sonra iyice çirkinleşip biyoterör saldırılarına kadar gidiyor. Devlet ve tarikat arasındaki var olma mücadelesini izlemek isteyen belgeseli izleyebilir. Ben, bu tarikatın lideri ve müritlerinin nasıl kişilik özelliklerine sahip olduğu, bu tarikatın içinde gösterilen muameleyi psikolojik açıdan incelemek istiyorum.
Tarikatın ortaya çıktığı zaman, dünya savaşlarından sonra özellikle insanların boşluğa düştüğü, çok fazla maddi ve manevi kayıp verdiği ve anlam aradığı bir dönem. Bu yüzden insanlar duygusal yoksunluk yaşayıp manipülasyona açık bir ruh halinde bulunuyorlar.
Tarikatın lideri Bhagwan topluluğa batıdan psikanaliz, doğudan Zen ve Budizm harmanlaması bir felsefe sunuyor. Birçok kaynaktan aldığı bu bilgileri insanların dikkatini çekebilsin diye karizmatik ve daha süslü cümlelerle aktarıyor. Fakat liderin söylemleri birbirinden tutarsız ve kendiyle çok fazla çelişiyor. Örneğin bir gün dinlerin insanları sınırladığını ve Tanrı’nın olmadığını söylerken, bir yandan kendini ilahi bir figür gösterip bu tarikatı da din olarak benimsiyor; ya da bir gün evliliğin gereksiz olduğunu söylerken, tarikat içinde evlenilmesine izin veriyor.
Kendisinde çok güçlü narsistik özellikler dikkat çekiyor. Kendini ilah, aydınlanmış kişi ve üst bilinç olarak tanıtıyor. Tarikattaki kadınları kendi ile cinsel birliktelik yaşamaya teşvik edip kadınlar hayır deyince onlara “Egoya direniyorsun, sen aydınlanmaya hazır değilsin.” gibi manipülatif cümleler kuruyor. Bu da psikolojide “coercive control” (baskı altında verilen yapay rıza; kişinin özgür iradesi zayıflatılıp istemediği bir davranışı kendisi istemiş gibi yapması) şeklinde açıklanıyor. Hatta müritler yıllarca istismar edildiklerini anlamıyor, yıllar sonra bunu fark ediyorlar.
Bhagwan çok güçlü bir otorite simgesi, söylediği ve yaptığı şeyler sorgulanmadan kabul görüyor. Müritlerde düşük eleştirel düşünme ve telkin alabilirlik çok yüksek. “Bhagwan dediyse doğru”, “Tarikatta herkes yapıyorsa doğrudur” gibi kollektif düşünme ve hareket etme durumları görülüyor. Özellikle bu kişilerin bağımlı kişilik bozukluğu özelliklerine sahip olduğunu düşünüyorum. Bu bireyler kendi karar veremediği için bir öndere ve yönlendirmeye ihtiyaçları var; bu yüzden Bhagwan’ı güçlü bir şekilde takip ediyorlar.
Tarikat içinde aynı renk giyinme, saç kazıtma gibi ritüeller de görülüyor. Bu da psikolojide “ego diffusion” yani birey kimliğinden çıkıp biz kimliğine dönüşme; benim kararlarım ve düşüncelerimden çıkıp tarikatın kuralları ve düzenine dönüşme şeklinde açıklanıyor. Bu durumda Borderline Kişilik Bozukluğuna sahip bireylerde çok hızlı gelişir. Bu bireyler bu tarikatı hızlı bir şekilde idealleştirmiş, tarikatı tamamen beyaz gibi düşünüp tam aitlik duygusu yaşamış olabilirler.
Belgeselde Bhagwan’ın avukatı ve müridi “İlk defa sevildiğimi ve tamamen kabul gördüğümü hissettim.” cümlesini kuruyor. Aynı kişi belgeselin başında çok zorlu bir aile hayatı geçirdiğini ve çok zorlu şartlarda okuduğunu söylüyor. Özellikle travma geçmişi olan, çocukluk döneminde ihmal edilmiş, kabul görmemiş ve güven deneyimlememiş bireylerde bu gibi tarikatları idealize etmek ve koşulsuz, sorgulamadan tarikata karşı aşırı bağlılık geliştirme eğilimi olabilir. Aynı şekilde bireylerde duygusal yoksunluk şeması varsa, “Kimse beni bu kadar içten sevemez ama onlar beni seviyor.” gibi düşüncelere kapılabilirler.
Tabii, tek tarikata katılma nedenleri psikolojik problemlerden kaynaklanamaz. Daha birçok sosyal, siyasi ve güç gibi etkiler vardır. Aynı zamanda bu psikolojik problemler tarikatın içinde yapılan biyoterör gibi kötü amaçlı eylemlere neden olarak gösterilemez, çünkü hiçbir psikolojik rahatsızlık başkasının hayatını riske sokma hakkını vermez. Fakat bu psikolojik nedenler insanları bu gibi yapılara karşı savunmasız yapıp hedef haline getiriyor. Onlara iyilik yapıyormuş, koşulsuz bir şekilde kabul ediyormuş gibi gözüküp bu insanları maddi ve manevi sömürüyorlar ve o kadar ustalaşıyorlar ki psikolojik olarak kendini “sağlıklı” tanımlayan bir birey bile kendini bu dinamiğin içinde buluyor ve geri dönmesi zor bir hâl alıyor.
Bhagwan’ın kitapları hâlâ çok satanlarda, günümüzde de meditasyon merkezleri var ve dünyanın her yerinden tonlarca insan buralara gidip yüksek miktarda para ödüyor. Hayatta bir anlam ve neden aramak çoğu zaman hepimizin sıklıkla düşündüğü bir şeydir. Hepimiz kendimizi boşlukta hissettiğimiz zamanlar olmuştur. Yer-yön duygumuzu kaybettiğimiz, kendimizi “Nereye gidiyorum?” dediğimiz anlarda bulmuşuzdur. Bu insanın doğası gereği çok normaldir.
Böyle anlarda kendimizi bulmak amacıyla yoga, meditasyon ve psikoloji gibi alanlara yönelmek de oldukça olağandır. Ben, bu gibi durumlarda bir topluluğa katılmak ve kendimizi tamamen teslim etmek yerine, diplomasından emin olduğunuz güvenilir bir psikologla terapi seansları yapmak veya aynı şekilde üye olmadan yoga ve meditasyon gibi imkanlardan yararlanmanın daha iyi olabileceği düşüncesindeyim. Zaten duygusal olarak savunmasız olduğumuz dönemlerde bu gibi kişilere ve topluluğa karşı çok fazla dikkatli olmalıyız; hayatımızın hiçbir döneminde kendi psikolojik ve fiziksel sağlığımızdan ödün vermemeliyiz. “Ben” kavramını tamamen yitirmemeliyiz.


