Mayıs ayı… Doğanın yavaş yavaş canlandığı, çiçeklerin kendi zamanında açtığı bir dönem. Kimisi erken açar kimisi biraz daha bekler. Ama hiçbir çiçek, bir diğerine bakarak “geç kaldım” demez. Belki de çocukları anlamaya çalışırken en çok unuttuğumuz şey tam olarak budur. Her çocuk kendi zamanında, kendi ritminde gelişim gösterir.
Günümüzde çocukların gelişimi çoğu zaman görünür beceriler üzerinden değerlendiriliyor. Ne zaman konuştuğu, ne zaman yürüdüğü, ne kadar sosyal olduğu, okulda ne kadar başarılı olduğu… Oysa gelişim dediğimiz şey, yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen bu ve benzeri alanlarla sınırlı değildir. Bir çocuğun duygularını fark etmeye başlaması, hayır diyebilmesi, korktuğunu ifade edebilmesi ya da zorlandığında yardım isteyebilmesi de en az bu başarılar kadar kıymetli ve önemlidir. Ancak bu tür kazanımlar çoğu zaman sessiz ilerler ve kolayca gözden kaçabilir.
Karşılaştırmanın Sessiz Baskısı
Bir çocuğu başka bir çocukla kıyaslamak çoğu zaman iyi niyetle başlar. “Onun yaşıtları bunu yapabiliyor”, “Bizim çocuğumuz neden böyle?” gibi cümleler ebeveynin kaygısından doğar. Ancak çocuk için bu kıyaslamalar çoğu zaman “yetersizlik” hissine dönüşür. Bu nokta da gelişim psikolojisi bize şunu söylüyor: Her çocuğun gelişim hızı ve biçimi farklıdır. Nitekim araştırmalar da çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimlerinin doğrusal değil, dalgalı bir ilerleme gösterdiğini söylüyor. Yani bir çocuk bir alanda hızlı ilerlerken başka bir alanda daha yavaş olabilir. Bu bir sorun değil, bireysel farklılıkların doğal bir sonucudur. Bir çocuğun henüz yapamadıklarına odaklandığımızda aslında onun hâlihazırda başarmakta olduğu şeyleri görmezden gelme ya da fark edememe riskimiz artıyor. Oysa gelişim, çoğu zaman küçük ve sessiz adımlarla ilerlemektedir.
Duygusunu Anlatamayan Çocuk Ne Yapar?
Her çocuk duygusunu kelimelerle ifade edemez. Hatta çoğu zaman çocuklar, ne hissettiklerini tam olarak anlamlandıramaz bile. Ancak bu, onların duygusuz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, hissettikleri yoğunlukla başa çıkmakta zorlandıkları için bunu farklı yollarla ifade ederler. Bir çocuk öfke nöbeti geçirdiğinde, aslında yalnızca “öfke” göstermiyor olabilir. Bu davranışın altında anlaşılmama, görülmeme, kaygı ya da kontrol kaybı gibi pek çok duygu yatabilir. Benzer şekilde içe kapanan bir çocuk sadece “sessiz” değil. Belki de kendini güvende hissetmediği için geri çekiliyordur.
Klinik gözlemler ve oyun terapisi yaklaşımları da bize şunu gösteriyor: Çocuklar konuşamadıklarında, davranışlarıyla konuşur ve kendilerini ifade ederler. Oyun, çizim, beden dili ya da tekrar eden farklı davranışlar gibi gibi. Bunların her biri çocuğun iç dünyasına açılan birer kapıdır. Bu noktada önemli olan, davranışı bastırmaya çalışmak değil aksine davranışın ne anlatmaya çalıştığını anlamaya yönelmektir.
Görmek, Düzeltmekten Önce Gelir
Yetişkinler olarak çoğu zaman refleksimiz “düzeltmek” olur. Çocuğun ağlamasını susturmak, öfkesini yatıştırmak, problemli görülen davranışı ortadan kaldırmak. Oysa her davranışın ardında bir ihtiyaç yatar ve bu ihtiyaç görülmeden yapılan müdahaleler, çoğu zaman yüzeyde kalır. Bir çocuğun gerçekten anlaşılabilmesi için önce onun temposuna inmek gerekir. Hızını yavaşlatmak, onu dinlemek, duyulduğunu ve anlaşıldığını hissettirmek. Bazen bir çocuğun ihtiyacı olan şey, uzun açıklamalar değil yanında olduğunu hissetmektir.
Bağlanma kuramı da bu noktada önemli bir çerçeve sunar. Güvenli bağlanan çocuklar, duygularını ifade etme konusunda daha esnek ve açık olurlar. Çünkü bilirler ki, karşılarında onları yargılamadan dinleyen bir yetişkin vardır. Bu güven ortamı oluştuğunda, çocuk zamanla kendi duygularını tanımayı ve ifade etmeyi öğrenir.
Her Çocuğun Kendi Mevsimi Vardır
Farklı bir bakış açısıyla ele alacak olurdak Mayıs ayında açan çiçekler, Şubat’ta açmadıkları için eksik değildir. Sadece onların zamanı farklıdır. Çocuklar için de durum aynıdır. Her çocuk aynı mevsimde çiçek açmaz. Uygun koşullar sağlandığında kendi mevsimlerine karar verirler. Bir çocuğun gelişimini hızlandırmaya çalışmak, çoğu zaman onun ihtiyacı olan güvenli alanını daraltır. Oysa çocuklar acele ettirilmeden, kıyaslanmadan ve anlaşılmaya çalışılarak büyüdüklerinde kendi benliklerini ve potansiyellerini daha sağlıklı bir şekilde ortaya koyabilirler. Belki de bu yüzden, bir çocuğa verebileceğimiz en kıymetli şeylerden biri onun olduğu hâliyle görülmesini ve anlaşılmasını hissettirmektir. Çocukların sürekli müdahale eden ebeveynlere değil daha fazla temas ile onların ritimlerini duymaya istekli ebeveynlere ihtiyaçları vardır.


