Bu yazı travma ve intihar düşüncelerine dair kişisel bir tanıklık içermektedir. Okurun kendi
duygusal sınırlarını gözeterek okuması önerilir.
Hayatı dolu dolu yaşamak istiyoruz. Nefesimizi içimize çekmek ve gerçekten yaşamak… Çünkü hayatın öyle döngüleri vardır ki; biz kendi yaşam hikâyemizin bir evresini tamamlarken, sanki içimizden bir ses fısıldar: “Dünya sahnesine çık ve oyunu oyna.” Kendi hayatını oyna. Kendi kader çizgindeki köklerine bak. O ağacın dallarında asılı duran yaşam filmini izle. Ve sonra… Zihnin ve duyguların ötesine yönel. Yani teslimiyete.
Zihnin Aldatıcı Çıkışı: Ölüm Düşüncesi
Bir gece, üzerimde bir yorgan varken ve yanımda küçük bir çocuk uyurken, intihar düşüncesi zihnime geldi. Acının ağırlığı dayanılmazdı. Sanki bedenime zarar vermek, bu acının bedelini ödetmenin tek yoluymuş gibi hissediliyordu. Zihnimde tek bir düşünce dolaşıp duruyordu—bir plan gibi değil, daha çok bir yalvarış gibi: “Bunun durmasını istiyorum.” O düşüncenin içindeyken bir mesaj geldi. Acıma ilk tanıklık eden birinden.
Gözyaşlarıyla gelen bir uyku oldu. Sabah ise cevaplarla değil; tanıdık bir sesle uyandım: “Anne, acıktım.” Hayat bitmemişti. Nefesle, bedenle ve bağla—sessizce ama ısrarla—orada kalmıştı.
İntihar Düşüncesi ne Anlatır?
Bazen zihin bize bambaşka bir hikâye anlatır. Acının dinmesinin tek yolunun ölüm olduğuna inandırır. Oysa intihar düşüncesi, çoğu zaman gerçek bir ölme isteği değildir. Bu düşünce; çaresizlik, yoğun acı ve baş edememe hâliyle baş etmeye çalışan zihnin sunduğu daralmış bir çıkış algısıdır. Aldatılma, istismar, cinsel saldırı, savaş, ani kayıplar ya da beklenmedik şoklar karşısında; acıya tamamen girdiğimizde, düşünceler gerçekliğin yerini almaya başlar. O an ölüm; bedenin bu dünyadan çekilişi, ruhun ise her şeyden kopuşu gibi görünür. Ama bu bir arzu değildir. Arzu gibi görünse de, aslında acının zihni daraltmasıdır.
Acı, Direnç ve Şimdiyle Temas
Travmanın etkisi altındaki acının yoğunluğu, çoğu zaman yaşanan olayın kendisinden çok, şimdiki ana karşı geliştirilen direncin derecesiyle ilişkilidir. Bu bakış açısı; Acceptance and Commitment Therapy’de (ACT) deneyimden kaçınma, travma literatüründe bedenin şimdiyle bağ kuramaması, Eckhart Tolle’un “şimdiy direnç acıyı büyütür” yaklaşımıyla örtüşür. ACT bu süreci, zihnin ürettiği düşüncelerle özdeşleşme—yani bilişsel füzyon—olarak tanımlar. Temel mesaj nettir: Acı geçmeyebilir; ama acı varken de yaşam mümkündür. Amaç “hep iyi hissetmek” değil; acıya rağmen anlamlı ve değerlerle uyumlu bir hayat kurabilmektir.
Beden Hatırlar, Beden İyileşir
(Aşağıdaki diyalog, birçok terapi odasında tekrar eden ortak bir deneyimin temsili niteliğindedir.) Terapist, kadının sözleri arasındaki nefes boşluklarını dikkatle dinledi. “Travma,” dedi yumuşak bir sesle, “yalnızca zihinde yaşanmaz. Sinir sisteminin derinliklerine işler.” Kadın gözlerini kaçırdı. “Kalbim artık güvenmiyor,” dedi. “Sevmekten korkuyorum. Nefes almak bile zor.” Terapist bir an sustu. Sonra şöyle dedi: “Bedenin seni terk etmedi. Sadece seni korumaya çalışıyor.”
Bu cümle bir kapı araladı. Stephen Porges’in Polyvagal Teorisi’ne göre, travma sırasında beynin alarm sistemi aktifleşir; beden savaş, kaç ya da donma moduna geçer. Bu durumda, güven ve sosyal bağla ilişkili olan ventral vagal sistem devre dışı kalır. Beden artık güvende olduğunu hissedemez. “Esas mesele,” dedi terapist, “bedenin beyne ‘tehlike geçti’ diyebilmesidir. İşte bu köprünün adı: vagus siniri.”
Beyinle Kalbin Yeniden Konuşması
Vagus siniri, beyinden kalbe ve organlara uzanan en eski iletişim yollarından biridir. Kaygı, korku ve yas bu hattı susturur. Ama nefes, dokunuş, dua, müzik ve sessizlik… Hepsi bu hattı yeniden titreştirebilir. Anka bunu hemen anlamadı. Yavaş ama emin bir sesle dudaklarını oynattı: “Güvende hissetmek istiyorum.” Günlerce sessizce oturdu. Bazen ağladı, bazen dua etti, bazen yalnızca nefes aldı. Uzun yürüyüşlerde yaşadıklarına anlam aradı. Ve şunu fark etti: “Kalbin ritmi, zihnin dilinden daha sabırlıydı.” Zihin hâlâ “neden?” diye soruyordu. Kalp ise yalnızca şunu diyordu: “Buradayım.”
İyileşme
İyileşme, işte tam bu diyalogda başladı. Ne tamamen affetmekti. Ne unutmak. Ne de yaşamdan vazgeçmek. İyileşme; nefesin sahibine yönelmekti. Nefesin, yalnızca hayatta kalmak için değil, hayatta kalmaya değer olanı hatırlatmak için var olduğunu fark etmekti. Bedenle yeniden temas etmek, nefesin kıymetini anlayarak kendini adım adım iyileştirmekti. Sadece hayata yeniden “evet” diyebilmekti. Ve o “evet”, Anka’nın ilk gerçek nefesiydi.
İlgilenen Okurlar İçin
-
Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. — Kabul ve Kararlılık Terapisi (Acceptance and Commitment Therapy)
-
van der Kolk, B. — Beden Kayıt Tutar (The Body Keeps the Score)
-
Porges, S. W. — Polivagal Teori (The Polyvagal Theory)
-
Tolle, E. — Şimdinin Gücü (The Power of Now)
Okura Not
Eğer bu yazı sende yoğun duygular uyandırdıysa ve yalnız hissettiysen, lütfen bir uzmana ya da güvendiğin birine ulaş. Bu metin, yalnız olmadığını hatırlatmak için yazıldı.


