Perşembe, Aralık 4, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Terk Depresyonu: Sevgi ve Kaygı Arasındaki Görünmez Bağ

Depresyon bizler için, varoluşsal kırılganlığın en belirgin yüzlerinden biridir.
Terk depresyonu, çocuklukta yaşanan terk edilme veya duygusal yoksunluk deneyimlerinden kaynaklanır.

Psikodinamik yaklaşımlar, depresyonu yalnızca bir ruhsal bozukluk olarak değil, kişinin sevgi, kayıp ve bağlılık yaşantılarıyla ilgili iç çatışması olarak ele alır.

Bu alanda çalışan James F. Masterson, terk depresyonu kavramıyla depresyonun arkasında yatan derin duygusal yarayı anlatmaya çalışmıştır. Bu noktada depresyonu bir semptom olarak değil, insanın varoluşsal krizi olarak görebiliriz.

Masterson’a göre sevgi ve kaygı birbirine çok bağlı iki duygudur.
Birine bağlanmak, o kişiyi kaybetme ihtimalini de beraberinde getirir.
Yani kişi ne kadar severse, kaybetme kaygısı da o kadar artar.

Bu süreç anne-bebek ilişkisinde başlar. Çocuk, bakım vereninin tutarsız veya reddedici tutumlarıyla karşılaştığında, sevginin kalıcı olmadığına dair bir inanç geliştirir. Çünkü çocuk için anne yalnızca bir kişi değil; aynı zamanda sevgi, güven ve değer hissinin kaynağıdır.

Eğer anne tutarsız, uzak veya reddedici bir tutum içindeyse, çocuk hem sevgiye ihtiyaç duyar hem de bu sevginin bir gün kaybolacağından korkar.
Bu çelişkili duygu, ilerleyen yaşamda terk edilme kaygısı ve değersizlik hissi olarak ortaya çıkar.

Masterson’a Göre Terk Depresyonunun Özellikleri

Masterson, terk depresyonunu bir çöküntü olarak değil, kendilik krizi olarak görür.
Birey burada kabul görmek ve sevilmek için bir nevi kendi benliğinden ödün verir ve sahte benlik inşa eder.

Gerçek duygularını bastırır, onaylanmak için başkalarının beklentilerine göre şekil alır.
Çünkü eğer kendisi gibi olursa, yani gerçek benliğini ortaya koyarsa, sevilmeyeceğini düşünür.

Bu süreçte birey, duygusal gelgitler yaşar ve terk depresyonunun altında yatan benlik bölünmesi (gerçek benlik ve sahte benlik ayrımı) ortaya çıkar.

Sahte Benlik ve Gerçek Benlik Arasındaki Çatışma

Masterson’a göre bireyin gelişim sürecinde, anneyle kurulan erken bağ ilişkisi benliğin temel yapısını oluşturur.
Çocuk, annesinin sevgisini kaybetmemek için kendi duygusal ihtiyaçlarını bastırabilir.

Bu bastırma, çocuğun gerçek benliğini gizlemesine ve onun yerine çevrenin beklentilerine uygun sahte benlik geliştirmesine neden olur.

Gerçek benlik, çocuğun spontan duygularını, isteklerini ve özgün yönlerini temsil ederken;
sahte benlik, onay alma ve kabul edilme amacıyla şekillenir.

Bu noktada sevgi ile kaygı arasındaki görünmez bağ devreye girer.
Çocuk, sevgiyi elde tutabilmek için kendi gerçekliğinden uzaklaştıkça, içsel bir kaygı da oluşur.

Sevgi bir yandan güven ve ait olma hissi getirirken, diğer yandan terk edilme korkusunu tetikler.
Kişi büyüdüğünde bile sevgiye yönelmekle ondan kaçınmak arasında sıkışır;
çünkü sevgi, geçmişteki kaybı yeniden canlandırma potansiyeline sahiptir.

Kırık Salıncağın Denge Oyunu

Terk depresyonu, bir çocuğun kırık salıncağındaki düşme korkusu gibidir.
Salıncağın her sallanışı hem mutluluk hem kaygı getirir.

Sevgi, salıncağın yukarı fırlayan kısmıdır; kaygı ise düşme korkusudur.
Çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda, salıncağı tamir etmeden onun üzerinde oynamak ister.

İşte sevgi ile kaygı arasında tam olarak böyle bir bağ vardır.
Salıncağın hareketi ne kadar yüksek olursa, düşme korkusu o kadar artar.
Bu bağ, farkındalık ve küçük tamirlerle elbette düzeltilebilir.

Terapötik Süreç ve Tedavi Yaklaşımı

Terk depresyonunun terapötik süreci, bireyin sevgi ve kaygı arasındaki o görünmez bağı fark etmesiyle başlar.
Terapi, bu bağı çözümlemenin güvenli bir zemini haline gelir.

Masterson’a göre, terapist ve danışan arasındaki ilişki, erken dönemde anneyle kurulan duygusal bağın bir yansıması gibidir.
Danışan, terapistte hem sevgi hem de terk edilme olasılığına dair eski duygularını yeniden yaşar.

İşte bu yeniden sahneleme, terapinin en hassas ama en dönüştürücü noktasıdır.

Terapötik süreçte amaç, sahte benliğin ardında gizlenen gerçek duygulara ulaşmaktır.
Danışan, sevgi arzusuyla birlikte gelen kaygıyı bastırmak yerine onu anlamaya davet edilir.

Son aşamada birey, artık sevgiye sadece ihtiyaç duyan değil, onu verebilen, sürdürebilen bir varlık haline gelir.
Terk depresyonunun içsel yankısı azaldıkça, sevgi daha özgür, daha korkusuz bir hâl alır.
Bu da terapinin en derin hedefidir.

Asıl hedefi ise, sevginin kaygıdan ayrışması değil, onunla barışmasıdır.

Kaynakça

Masterson, J. F. (2006). Gerçek Benliğin Peşinde. Ankara: HYB Yayıncılık.
Gabbard, G. O. (2014). Psikodinamik Psikiyatri: Klinik Uygulama Rehberi.

Elif Gökhan
Elif Gökhan
Elif GÖKHAN, 2014 yılında İşletme bölümünden mezun olduktan sonra psikoloji alanında eğitimine yönelmiştir. İstanbul Gelişim Üniversitesi Psikoloji bölümünde eğitimine devam etmektedir. Çocuk testleri ve resim analizi üzerine çeşitli eğitimler alan Gökhan, sinir bilimi alanında kongre ve seminerlere dahil olmuştur. Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü gibi kamu kurumlarında saha stajı deneyimi edinmiştir. Klinik Psikoloji, Toplumsal Travmalar ve Psikoeğitim içerikleriyle ilgilenmektedir. Psikolojiyi herkes için ulaşılabilir ve anlaşılır kılma amacıyla yazılar kaleme almaktadır. Akademik gelişimini sürdürürken dijital platformlarda içerik üretimiyle de ruh sağlığı alanına katkıda bulunmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar