Klinik psikolog olarak terapi odasında sıkça fark ettiğim gerçeklerden biri şudur: Hiç kimse durup dururken zalim olmaz.
İnsan davranışlarının kökenine indiğimizde, çoğu kez bugünün sert kabuğunun altında dünün kırık bir çocuğu yatar.
“Zalim” diye etiketlediğimiz kişilerin birçoğu, geçmişte defalarca incinmiş, değersizleştirilmiş ya da duyulmamış bireylerdir.
Bu yazıda, şimdinin zalimlerinin bir zamanların kurbanı olup olmadığını psikolojik dinamikler açısından ele almak istiyorum çünkü bazen anlamak, değiştirmeye giden ilk adımdır.
Zira anlamak, suçlamaktan farklıdır; anlamak, insanın kendini ve ötekini dönüştürmeye başlamasının ilk koşuludur.
Zalimliğin Savunma Mekanizması Olarak Gelişimi
Zalimlik dediğimiz davranış biçimi, çoğu zaman bir savunmadır.
Kimi bireyler çocukluklarında kontrolsüz öfkeye, reddedilmeye ya da duygusal ihmale maruz kalır.
O dönem için bu tahammül edilemeyecek kadar acı bir deneyimdir.
Çocuk zihni, kendini koruyabilmek için duygularını bastırmayı, güç gösterisiyle savunmayı öğrenir.
Yıllar sonra bu savunma biçimleri, yetişkinlikte bir kişilik örüntüsüne dönüşür:
Sertlik, empati yoksunluğu, duygusal mesafe, hatta saldırganlık.
Freud’un “tekrar zorlanması” (repetition compulsion) kavramı bu döngüyü açıklar.
Kişi, çocuklukta yaşadığı travmatik ilişkileri farkında olmadan yeniden yaratır.
Bir zamanlar güçsüz bırakılan birey, şimdi güçlü konuma geçip o acıyı başkasına yaşatarak kendi travmasını yönetmeye çalışır.
Ancak bu bir iyileşme değil; travmanın farklı bir biçimde sürmesidir.
Terapi Odasında Zalimliğin Kökenine Bakmak
Terapi sürecinde sık karşılaştığımız bir örnek, çocukluğunda sert ve eleştirel bir babayla büyüyen danışanlardır.
Bu kişiler, yetişkinlikte aynı eleştirel dili partnerlerine ve çocuklarına yansıttıklarını fark ederler.
Seanslarda, bu davranışların ardında yatan korkuları keşfederiz:
Sevilmeme, yetersiz görünme ve kontrolü kaybetme kaygısı gibi duygular belirginleşir.
Aslında güç gösterisi, onların sevgiyi kaybetmemek için geliştirdikleri bir zırh niteliğindedir.
Bu farkındalıkla birlikte öfkenin altında yatan kırılganlıkları görmeye ve anlamaya başlarlar.
Bağlanma Kuramı Perspektifinden Zalimlik
John Bowlby’nin bağlanma kuramı da bu dinamiği destekler.
Güvenli bağlanma geliştiremeyen çocuklar, yetişkinlikte ya aşırı mesafeli ya da aşırı bağımlı ilişkiler kurar.
Yakınlık onlar için tehlikelidir çünkü geçmişte yakınlık acı getirmiştir.
Bu nedenle duygusal bağ kurmaktan kaçınırlar.
Kimi zaman da “zalim” davranışlarla o mesafeyi kendileri yaratırlar.
Oysa bu mesafe çoğu zaman bir korunma çabasıdır.
Zalimlik burada bir saldırı değil, duygusal bütünlüğü koruma girişimidir.
Toplumsal Öğrenme ve Güç İdeali
Zalimliği anlamaya çalışırken göz ardı etmememiz gereken bir diğer unsur da toplumsal öğrenmedir.
Bazı bireyler yalnızca aile ortamında değil, içinde bulundukları kültürün “güçlü ol, duygularını gösterme” mesajlarıyla büyürler.
Duygusal ifade zayıflık olarak kodlandığında, kişiler kırılganlıklarını gizleyebilmek için duygusal soğukluk geliştirir.
Bu nedenle zalimlik bazen yalnızca bireysel bir savunma değil, toplumsal bir öğrenme biçimidir.
Terapi sürecinde bu farkındalık oluştuğunda, kişi yalnızca kendi geçmişiyle değil, toplumun ona öğrettiği duygusal kalıplarla da yüzleşmeye başlar.
Nöropsikolojik Perspektif: Travmanın Beyindeki İzleri
Nöropsikolojik araştırmalar, çocukluk travmalarının beyinde stres yanıt sistemini kalıcı biçimde değiştirdiğini göstermektedir.
Uzun süreli korku, reddedilme ya da istismara maruz kalan çocuklarda amigdala (tehdit algı merkezi) daha hassas hâle gelir.
Bu da yetişkinlikte en ufak bir eleştirinin bile saldırı olarak algılanmasına neden olabilir.
Kimi zaman bir tartışma, onlar için hayatta kalma savaşı kadar tetikleyici hissedilir.
Bu da karşısındakini kıran veya manipülatif davranışlara yol açabilir.
Suçluluk, Utanç ve Dönüşümün Başlangıcı
Klinik gözlemlerime göre, bu kişilerin çoğu kendi öykülerine temas ettiklerinde derin bir suçluluk ve utançla karşılaşır;
çünkü aslında kimse zalim doğmaz.
İnsanlar çoğu zaman kendi acılarını taşıyamadıklarında başkalarına aktarırlar.
Farkındalığın oluşması, değişimin başlangıcıdır.
Terapi süreci, bireyin geçmişteki acılarına güvenli bir ortamda yeniden temas etmesini, bastırılmış duygularını işlemesini ve empati kapasitesini yeniden kurmasını sağlar.
Elbette geçmişte kurban olmuş olmak zalimliği mazur göstermez.
Ancak geçmişi anlamak, davranışın kökenine ışık tutar.
Zalimliği sadece kınayarak değil, nedenlerini çözümleyerek dönüştürebiliriz.
Çünkü anlamak, davranışı meşrulaştırmaz; yalnızca kökünü görünür kılar.
Zalimlikle Empati Arasındaki İnce Çizgi
Bir klinik psikolog olarak şunu söyleyebilirim ki, zalimlikle empati arasındaki çizgi çoğu zaman çocuklukta çizilir.
Şimdinin zalimleri, geçmişin görünmeyen kurbanları olabilir; ancak bu döngüyü kırmanın tek yolu kendi hikâyesine bakma cesaretidir.
Terapi odasında en çok tanık olduğum dönüşüm, bireyin
“Ben de bir zamanlar incinmiştim” diyebilmesidir.
O farkındalıkla birlikte içteki küçük çocuk artık savunmaya değil, şefkate ihtiyaç duyar;
çünkü insan, kendi yarasını fark ettiğinde, o yarayı başkasına açma ihtiyacı duymaz.
Sonuç: Zalimliğin Köküne Bakmak
Şimdinin zalimleri, çoğu zaman geçmişin görünmeyen yaralarını taşır.
Çocuklukta duyulmayan çığlıklar, yetişkinlikte öfke olarak yankılanır.
Birçok “zalim” figürün içinde, bir zamanlar sevilmeyi, görülmeyi, korunmayı beklemiş küçük bir çocuk vardır.
Toplumsal düzeyde de bu farkındalığa ihtiyaç vardır.
Zira her zalim, bir başka hikâyenin mağduruyken; her mağdur, yanlış bir yoldan zalime dönüşme potansiyelini taşır.
İnsan ruhu, iyilikle kötülüğün arasında salınan bir terazidir.
Onu hangi tarafa eğeceğimiz, geçmişi nasıl anlamlandırdığımıza bağlıdır.


