Yaşarken, aslında biz fark etmeden hayat karşımıza hep bir yol ayrımı çıkarır. Birini seçince tekrar yenisi eklenir; bu durum böylece dallanıp budaklanır. Seçtiğimiz bu yol ayrımları, aslında şu anki hayatımızı şekillendiren birer figüran görevi görür. Fark etmeden bir şeyi yapmaya başladığımızda da aslında bir yön seçmiş oluruz. Bir simülasyonun içindeyizdir; gelecekte kuracağımız hayatın simülasyonu…
Yani attığımız her adım, her tercih bizi şekillendirir ve bugüne getirir. Bugünü dünden bağımsız düşünmek imkânsızdır; fakat yarınımızı kurarken de şimdinin, tam şu anın önemi kaçınılmazdır. Ancak tam da bu noktada dikkat etmemiz gereken önemli bir husus vardır: varoluşsal sorumluluk.
Seçim ve Sorumluluk Arasındaki İnce Hat
Hayat sadece seçim yapmaktan ibaret olmamalı. Bir yol seçebiliyorsak, o yoldaki tüm pürüzlerle birlikte o yolu seçmişizdir. Bize tüm getirdikleriyle ve bizden götürecekleriyle… Yani her karar aynı zamanda bir sorumluluktur.
Aslında bu sorumluluğun bilincinde olmak, hayatın iplerini elimize almamızı sağladığı gibi, seçimlerimizin bizden götürdüklerinin yasını da kucaklamamızı sağlar. O pürüzleri kucaklayabilmek, seçimlerimizin sadece bize ait olduğunu göstermenin bir başka yoludur.
Sonuçları her ne olursa olsun, kendi kararlarımızın sorumlusunun biz olduğumuz gerçeğini göz ardı etmediğimizde özgürleşiriz. Burada özgürleşmek olarak nitelendirdiğimiz şey, sanıldığı gibi bir rahatlama hissi değildir; aksine kucaklamamız gereken köklü bir kaygıyı da beraberinde getirir.
Özgürlük ve Kaygı Arasındaki Zorunlu Bağ
Çünkü artık suçlanacak bir dış faktör kalmamıştır. Arkasına sığınılacak bir bahane yoktur. Tamamıyla gerçekliğin kendisiyle, en yalın hâliyle baş başa kalmışızdır. Çünkü insan kendi yaralarını, eksiklerini ve tamamlanmamışlığını şefkatle kucakladığı bir hayatı yaşamaya başladığında, dışarıdan gelebilecek hiçbir darbe onu gerçekten yıkamaz.
Kendi kusurlarını varoluşunun bir parçası sayan birini, artık hiç kimse o kusurlarla incitemez. Bu içsel kabul ve farkındalık, ötekiyle olan bağımızı da derinden etkiler. Çünkü kendi eksiklerini başkasının şefkatiyle değil, kendi öz bilinciyle tamamlamaya çalışan biri, karşısındakine bir kurtarıcı gözüyle bakmaz.
Kendi hayatı için tek kurtarıcının şüphesiz sadece kendisi olduğunu bilir ve buna göre hareket eder.
İlişkilerde Kurtarıcıdan Yoldaşlığa
Tam da bu noktada, ötekiyle kurduğumuz ilişki bir ihtiyaç giderme seansından, iki tam insanın yoldaşlığına evrilir. Karşımızdakini içimizdeki boşlukları dolduracak bir yama olarak görmekten vazgeçtiğimizde, onu olduğu gibi, kendi gerçekliğiyle sevebilme ihtimalimiz artar.
Ancak bu hareket, sanıldığı kadar güçlü bir ilerleme değildir. İçerisinde kaybedişleri de barındırır. Çünkü özgür irade ile yapılan her seçim, aynı zamanda keskin bir vazgeçiştir.
Bir kapıdan içeri girmeye karar verdiğimizde, ardımızda bıraktığımız diğer tüm kapılardan geçme ihtimalimiz yok olmuştur. İşte “seçimlerin dayanılmaz ağırlığı” dediğimiz şey, tam da o ardımızda bıraktığımız kapılardır. Hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak olan “diğer hayatlarımızın” yasını tutmaktır.
Kaçış, Teslimiyet ve Kendine İhanet
İnsanlar bu yastan kaçmak için karar vermeyi erteler ya da başkalarının ayak izlerini takip ederek “ben seçmedim, herkes böyle yapıyor” bahanesinin arkasına saklanır. Yani birey olmanın verdiği o ağırlıktan ve kendi olmanın sızısından kaçmak için, toplumun önlerine serdiği, hâlihazırda denenmiş ve güvenli kabul edilen hazır yolları örmeye çalışırlar.
Bu; ruhunun hiç arzu etmediği bir meslekte yıllarını tüketen, çevresi “artık zamanı geldi” diye fısıldadığı için kalbinin tam onaylamadığı bir evliliğe imza atan ya da sırf “herkes orada” diye ait hissetmediği kalabalıklara karışan birinin hikâyesi olabilir.
Elbette hepimiz zaman zaman yorgun düşer, o kalabalığın içinde kaybolmayı ya da güvenli bir limana sığınmayı seçeriz. Bu, insan olmanın getirdiği doğal bir reflekstir. Fakat asıl mesele, bu kaçışların geçici bir dinlenme mi yoksa kalıcı bir teslimiyet mi olduğudur.
Çünkü anlık bir onaylanma arzusuyla kendi hakikatimizden verdiğimiz bazı tavizler, zamanla unutulan basit hatalara benzemez. Aksine, ruhumuzun derinliklerine işler ve hayat boyu sızısını hissedeceğimiz, kapanmayan birer “kendine ihanet” yarasına dönüşür.
Maskeler ve Yabancılaşma
Bu yara zamanla bizi mükemmel gösteren bir maskenin ardına hapseder. İşte o zaman dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünür. Pürüzsüz, tam da olması gerektiği gibi bir hayat akmaktadır. Ancak içeride derin bir yabancılaşma hüküm sürer.
O kişi, güvenli limanda kalmak uğruna, kendi denizine hiç açılmamış bir gemi gibi çürümeye yüz tutmuştur. Aslında yaşadığı hayat teknik olarak onundur; ama ruhu, başkalarının yazdığı bir senaryonun sadık bir oyuncusu olmaktan öteye gidememiştir.
Başkasının Haritası mı, Kendi Rotan mı?
Hayatın gürültüsü içinde birileri hep konuşacak, “doğrusu bu” diyerek kendi haritalarını önünüze serecektir. Bu da bahsettiğimiz yol ayrımlarından biridir. Şimdi, o ayrımda durup kendinize sormanız gereken soru şudur:
Bu haritaları, kendi rotanızı çizerken referans alacağınız birer pusula olarak mı kullanacaksınız, yoksa sırf düşünme zahmetinden ve seçimin yükünden kurtulmak için bir “kolaylık” olarak mı göreceksiniz?
Bu ayrımın farkına varmak ve o soruyu sorabilmek bile başlı başına bir cesarettir. Eğer başkalarının tecrübesini, kendi geminizin yönünü tayin etmek için kullanırsanız, bu bilgeliktir. Fakat sırf dalgalarla tek başınıza boğuşmamak için gemiyi onların eline teslim ederseniz, varacağınız yer hayalinizdeki liman değil, başkasının varmak istediği istikamet olacaktır.
Oysa insan tesadüflerin değil, cesur tercihlerinin eseridir.
Kaynakça
İçöz, F. J. (2021). Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği. Doğan Novus.


