Cumartesi, Mayıs 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neden Hep Yanlış Kişiyi Seçiyoruz?

Çocukluk Deneyimleri ve Romantik İlişkiler

Bazı insanlar romantik ilişkiler söz konusu olduğunda kendilerini bir döngüdeymiş gibi hisseder. Hayatlarına aldıkları kişiler değişir, ancak hikâyenin sonu ve hayal kırıklıkları hep birbirine benzerdir; farklı insanlar ama neredeyse her defasında aynı hikâye…

Sonraki ilişkilerinde daha farklı seçimler yaptıklarını düşünseler bile, kendilerini aynı durumda ve aynı duyguları yaşarken bulabilirler. Bu durum, ilişkiler konusunda umutlarının ve güvenlerinin zedelenmesine neden olabilir. Bu yüzden yeni bir ilişkiye başlamakta tereddüt edebilirler.

Bu durum genellikle kötü şansla ya da yanlış kararlarla açıklansa da, psikoloji bize daha derin bir tablo sunar. Romantik ilişkilerde yaptığımız seçimler, çoğu zaman bilinçli tercihlerden çok, erken dönem yaşantılarımızın ve kendilik algımızın bir yansımasıdır.

Bağlanma Teorisi ve İlk İlişki Deneyimleri

Bu noktada Bağlanma Teorisi’ne bakmamız gerekir. John Bowlby’ye göre, çocukken ebeveynlerimizle yani bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişki, kendimiz ve başkaları hakkında düşünme şeklimizi şekillendirir.

Güvenli bağlanma geliştiren çocuklar, kendilerini sevimli ve değerli hisseder; başkalarının da güvenilir olduğunu düşünürler. Güvensiz bağlanan, yani tutarsız davranan ya da ihmal eden ebeveynlerle büyüyen çocuklar ise kendilerinin yeterince iyi olmadıklarını veya insanlara güvenilemeyeceğini düşünebilirler.

“Ben yeterli değilim” ya da “İnsanlara güvenilmez” gibi inançlar, çoğu zaman çocukluk döneminde şekillenmeye başlar.

Çocuğun kendisine ve insanlara yönelik geliştirdiği bu inançlar ilerleyen yaşlarda ortadan kalkmaz. Çocuk bu inançları içselleştirerek büyür ve yetişkinlikte de bu inançlar ilişki kurma biçimlerini şekillendirir.

Neden Tanıdık Olanı Seçiyoruz?

Cindy Hazan ve Phillip Shaver, romantik aşkın çocuklukta kurulan bağlanma ilişkilerinin yetişkinlikteki devamı olduğunu belirtmiştir.

Bu nedenle mesafeli ya da ulaşılması zor ebeveynleri olan insanlar, aynı özelliklere sahip partnerlere çekilebilirler.

Bu durum, insanların her zaman kendileri için en iyisini değil, en tanıdık olanı seçtiklerini gösterir. Kişi için sağlıklı bir ilişki örüntüsü yabancı olabilirken, duygusal olarak zorlayıcı ilişkiler “alışıldık” geldiği için daha tanıdık hissedebilir.

Bu nedenle bazı insanlar, kendileri için iyi olan kişileri uzaklaştırabilir. Çünkü sağlıklı olan, bazen alışık olunmadığı için rahatsız edici gelebilir.

Ancak tanıdık olan her zaman iyi değildir.

Tekrar Eğilimi: Aynı Hikâyeyi Yeniden Yaşamak

Çocukken hissettiklerimiz ve öğrendiklerimiz, ilişkilerimizde bizim için iyi olmayan kalıpları tekrarlamamıza neden olabilir. Psikolojide buna “tekrar eğilimi” denir.

Bu durum, kişinin çocuklukta yaşadığı tanıdık duygusal örüntüleri yetişkinlikte yeniden üretmeye çalışmasıyla ilişkilidir. Bazen kişi bilinçsiz şekilde, çözemediklerini tekrar yaşayarak “tamamlamaya” çalışır.

Bu yüzden insanlar çoğu zaman kendilerini benzer ilişki dinamiklerinin içinde bulabilirler.

Farklı kişiler olsa da hissedilen duygular, yaşanan kırgınlıklar ve ilişki içindeki roller birbirine benzeyebilir.

Özdeğer ve İlişkilerdeki Denge

Bu sorunun temelinde çoğu zaman kişinin kendisine yönelik geliştirdiği inançlar yani özdeğer yer alır.

Kendimizi değerli ya da sevgiye layık görmediğimizde, daha azıyla yetinebiliriz. Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyabilir, sürekli verici rolüne girebilir ve sınır koymakta zorlanabiliriz.

Bu da ilişkiyi zamanla dengesiz hâle getirir.

Kendimize karşı fazla katı bir tutum geliştirmiş olabiliriz. Sürekli kendimizi eleştirmek, ilişkilerde daha fazla suçluluk, utanç ve yetersizlik hissi yaşamamıza neden olabilir.

Araştırmalar, kişinin kendisine karşı sert ve cezalandırıcı yaklaşımının depresyon, utanç ve ilişki doyumsuzluğu ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Öz-Şefkatin İyileştirici Gücü

Öte yandan, kendimize karşı nazik olmak yani öz-şefkat geliştirmek iyileştirici olabilir.

Öz-şefkat; kendimizi sürekli eleştirmek yerine, zorlandığımız anlarda kendimize destekleyici, anlayışlı ve şefkatli yaklaşabilmek anlamına gelir.

Kendimize karşı daha yumuşak olduğumuzda, hata yapabileceğimizi ve mükemmel olmak zorunda olmadığımızı kabul edebiliriz.

Bu yaklaşım, ilişkilerde daha sağlıklı sınırlar koymamıza ve kendimizi daha değerli hissetmemize yardımcı olur.

Bağlanma Stilleri ve Romantik Yakınlık

Romantik ilişkilerde insanlara bağlanma şeklimiz de oldukça önemlidir.

Kaygılı bağlanan kişiler, çoğu zaman uzak duran veya duygusal olarak erişilmesi zor partnerlere çekilebilirler. Sürekli onay arayabilir, terk edilmekten yoğun korku duyabilirler.

Kaçıngan bağlanan kişiler ise yakınlıktan kaçınabilir, duygusal mesafe koyabilir ya da bağımsızlık ihtiyacını aşırı ön plana çıkarabilirler.

Bu örüntüler, çoğu zaman çocuklukta öğrenilen ilişki dinamiklerinin yetişkinlikte yeniden üretilmesiyle ilişkilidir.

Sonuç: Değişim Mümkün mü?

Tüm bunlar, romantik ilişkilerde bir kişiyi seçmenin yalnızca bir tesadüf olmadığını gösteriyor. Bunun nedeni çoğu zaman çocukken hissettiklerimiz, öğrendiklerimiz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz düşünme biçimidir.

Ancak bu kalıplar değiştirilebilir.

Kalıplarımızı fark ettiğimizde, ilişkilerimizi farklı şekilde kurmaya başlayabiliriz. Kendimize karşı daha şefkatli olmak, özdeğerimizi güçlendirmek ve ilişki içindeki ihtiyaçlarımızı anlamak bu değişimin önemli parçalarıdır.

Bilişsel Davranışçı Terapi gibi terapi yaklaşımları da kişinin düşünme ve ilişki kurma biçimlerini yeniden yapılandırmasına yardımcı olabilir.

Sonuç olarak, bir döngüdeymişiz hissini yaratan kişilerden farklı bir ilişki yaşayabilmek, çoğu zaman karşımızdaki kişiden çok kendimizle ilgili hislerimizle bağlantılıdır.

Kendimizi değerli ve sevgiye layık gördüğümüzde, sağlıklı ve mutlu bir ilişki kurma olasılığımız da artar.

Dilan BÜRÜCE
Dilan BÜRÜCE
Ergen ve yetişkinlerle bireysel terapi süreci yürütmekte ve her danışanın sürecine saygı temelli bir yaklaşımla ilerlemeyi önemsemektedir. Uzun yıllar kaygı bozuklukları, sınav kaygısı, benlik algısı sorunları ve duygusal düzenleme güçlükleri yaşayan bireylerle deneyim kazanmıştır. Bilişsel Davranışçı Terapi temelli bir yaklaşım benimsemektedir. Ortak yazarı olduğu “Exploring Predictive Role of Self-Esteem, Coping Behavior, and Early Maladaptive Schema in Academic Procrastination” adlı çalışma Studia Psychologica: Theoria et Praxis dergisinde yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar