Mutlu bir hayat bile bir ölçü karanlık olmadan olamaz ve hüzünle dengelenmeseydi, mutlu kelimesi anlamını kaybederdi.
-
Carl Gustav Jung
Günümüzde “İyi Hissetme” Bir Zorunluluğa mı Dönüştü?
Günümüzde en çok eleştirilen davranışlar, aslında mutsuz olduğunu ve kendini iyi hissetmediğini söyleyen kişilerin davranışları hâline gelmeye başladı. “İyi hissetme” hâli, yalnızca arzu edilen bir durum olmaktan çıkarak toplumsal bir beklentiye dönüşmüştür. Özellikle sosyal medya, idealize edilen yaşam biçimleri içinde “mutsuz olmayı” olmaması gereken bir durum, “sürekli pozitif olmayı” ise olması gereken bir durum olarak yansıtarak insanların bunu içselleştirmesine sebep olmuştur. Bizlere dayatılan yaşam tarzında mutsuzluk, kaygı ve huzursuzluk gibi deneyimler eleştirilmekte; bireyin bir an önce iyileşmesi gerekiyormuş gibi bir algı oluşturulmaktadır. Bu örtük mesajlarla birlikte bireyler, duygusal deneyimlerini doğal bir süreç olarak değil, bir eksiklik olarak algılamaya başlar.
Bastırılan Duygular Büyüyerek Geri Döner
Toplumsal baskılar sebebiyle, kişi kendi duygu ve düşüncelerini bastırmaya yönelik bir davranış sergilemeye eğimli hale gelmektedir. Bu noktada bastırılması gerekenin duygular değil, bireyin kendi deneyimini değersizleştiren dışsal baskılar olduğu söylenebilir. ‘’Takma kafana’’, ‘’boşver’’, ‘’güçlü dur’’ gibi cümleler geçici olarak rahatlama sağlasa da kişinin bastırdığı duyguların zamanla daha yoğun bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bu duygu yoğunluğu ise kişinin farkındalığının zedelenmesine ve duygularını anlamlandırmada yaşadığı sıkıntılar sebebiyle içsel çatışmalar yaşamasına sebep olabilir.
Pek çok birey, kendini iyi hissetmediği anlarda bu durumdan hızlı bir şekilde çıkmaya çalışır. Dikkatini başka yöne çekmek, yoğun bir şekilde meşgul olmak ya da düşünceleri bastırmak gibi stratejiler sıklıkla kullanılır. Ancak bu yaklaşımlar çoğu zaman sorunun kökenine inmek yerine yalnızca yüzeysel bir rahatlama sağlar. Duygusal deneyimin altında yatan nedenler ele alınmadıkça, bu tür çabalar geçici kalmaya mahkûmdur. Bu nedenle yapılması gereken, mevcut problemi görünür hâle getirmektir.
Duygu ve Düşünce Regülasyonunda BDT
Bu noktada, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) yaklaşımı önemli bir çerçeve sunar. BDT’ye göre bireyin deneyimlediği duygular, olayların kendisinden değil; bu olayları ele alma biçiminden, yani düşünce kalıplarından etkilenir. Örneğin, hoşlandığı kişi tarafından reddedilen bir birey bu deneyim sonrasında “ben sevilmezim” şeklinde bir otomatik düşünce geliştirebilir ve yoğun bir değersizlik hissi yaşayabilir. Bu durumda yalnızca değersizlik duygusunu ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, bu duyguyu ortaya çıkaran süreçlere odaklanmak ve bunları yeniden yapılandırmak gerekir.
Bununla birlikte, yalnızca problemi bulup çözmek duyguların ortadan kalkması için yeterli değildir. Duyguların sadece bilişsel düzeyde ele alınması yeterli olmaz; aynı zamanda bu duyguların deneyimlenmesine de alan açılması gerekir. Duygusal kaçınma, yani bireyin rahatsız edici duygulardan uzak durmaya çalışması, uzun vadede bu duyguların daha yoğun bir şekilde geri dönmesine neden olabilir. Bu nedenle bireyin, hissettiği duyguyu fark etmesi, isimlendirmesi ve o duyguya alan açarak bu duygunun kendisine ne anlatmak istediğini anlamaya çalışması gerekir. Yani anda kalabilmeyi ve kendimizin farkında olabilmeyi öğrenmemiz önemlidir.
Çünkü insan yalnızca iyi ya da mutlu olmak için var olan bir varlık değildir. Aksine, değişen yaşam koşullarına uyum sağlayabilmek için geniş bir duygusal repertuvar sahibidir. Bir kayıp karşısında üzüntü hissetmek, belirsizlik durumlarında kaygı yaşamak ya da sınır ihlallerinde öfke duymak, sağlıklı bir psikolojik işleyişin doğal parçalarıdır. Bu duygular, bireyin çevresiyle kurduğu ilişkinin ve ihtiyaçlarının önemli göstergeleridir.
Sonuç: İyi Hissetmemek De İnsana Dairdir
Sonuç olarak, iyi hissetmemek her zaman patolojik bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, bu deneyimler çoğu zaman bireyin içsel dünyasına, ihtiyaçlarına ve yaşadığı yaşam olaylarına dair anlamlı ipuçları sunar. Kişinin zaman zaman mutsuz, kaygılı, yorgun ya da isteksiz hissetmesi, insan olmanın doğal bir parçasıdır ve her olumsuz duygu bir ruhsal bozukluğun göstergesi olarak yorumlanmamalıdır. Ruh sağlığını yalnızca “iyi hissetme” hâli üzerinden tanımlamak indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Çünkü psikolojik iyi oluş, bireyin olumlu ya da olumsuz tüm duygularını fark edebilmesi, anlamlandırabilmesi ve kabul edebilmesiyle mümkün hâle gelir. Bu nedenle iyi hissetmemek bir sorun değil; anlaşılması gereken bir deneyim olarak ele alınmalıdır.


