Perşembe, Mayıs 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Miras Kalan Bakışlar: Dünyayı Kimin Gözüyle Görüyoruz?

Dünyayı görmeye başladığımız an, gözlerimizi ilk açtığımız an değildir. Dünyaya ilk bakışımız, ebeveynlerimizin gözlerinden olur. Onların baktığı yerlere bakar, dikkat ettikleri şeylere odaklanır ve dünyayı ancak onların algıladığı kadar algılayabiliriz. Elbette büyüdükçe kendi gözlerimizle de görmeye başlarız; bazen ebeveynlerimizden çok uzak bir dünyaya sahip oluruz, bazense tıpatıp aynısına…

Ne kadar uzak veya yakın olsak da gözlerimiz, onların dünyasından bakmayı hiç unutmuyor. Yaşadığımız her olayda içimizden bir ses, dünyaya onların perspektifinden bakıp bize yol gösteriyor. Bu gözler bazen karanlıkta ışık olurken bazen de gündüz vakti lamba yakmak kadar işlevsiz kalabiliyor. Çünkü onlara göre güneş bir anda batabilir ve biz karanlıkta kalabiliriz; bizi bu karanlıktan koruma ihtimaline karşı her daim tetikte beklerler.

Bazı insanlar büyüdükçe dünyayı kendi gözleriyle görmeye başlarken bazıları ise ebeveynlerinin bakış açısıyla yaşamaktan hiç vazgeçmez. Belki konfor alanının cazibesi, belki de bildiklerinin dışına çıkma korkusu buna sebep olur. Oysa insanın dünyaya kendi gözleriyle bakması gerekir. Ancak herkes farklı pencerelerden baktığında gerçek güzellikleri yakalayabiliriz. Aynı manzaraya bakıp farklı detaylarda kaybolabilmek, hayatı zenginleştirir.

Kimimizin gözlerinden çiçekler, bahçeler, güneşler eksik olmazken; kiminin bahçesinden karanlıklar, kasvetler ve yağmurlar gitmez. Bu durum bazen dünyaya gözümüzü açtığımız evle, bazen ebeveynlerimizle, bazense büyüdükçe karşımıza çıkan kişilerle ilgilidir. Ama şu gerçeği yadsıyamayız: İnsanlar henüz bebekken doğdukları evde, ebeveynlerinin davranışlarıyla dünyayı öğrenir. Bu evlerdeki tutumlar sağlıklı bir psikolojik gelişimi ne kadar desteklerse, çocuk yetişkin bir birey olduğunda bu sağlığı o denli sürdürür. Çünkü hayatı, kendisine öğretilen güvenli yollarla yaşamaya devam eder; dengesiz ruh halindeki kişilerden, kendisine zarar verenlerden ve iyi hissetmediği ortamlardan uzak durur. Güvenli alanını bilir, neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edebilir.

Madalyonun öbür yüzünde ise dünyaya “şanssız” gelenler var. Bir evi, hatta evi olsa da “yuva” diyebileceği bir yeri olmayanlar; ebeveynsiz büyüyenler ya da ebeveynleri yanında olsa dahi psikolojik olarak yalnız bırakılanlar… Bu ailelerde doğan çocuklar dünyayı; doğdukları ev gibi güvensiz, soğuk ve sevgisiz bir yer olarak kodlarlar. Öğretilenlerden şaşmayıp yetişkin olduklarında tıpkı ebeveynleri gibi soğuk, duyarsız ve “varlığıyla yokluğu bir” hissettiren kişilere çekilirler. Ebeveynleriyle kurdukları o sancılı ilişkinin bir benzerini partnerleriyle yaşarlar ve bu durum onları rahatsız etmez; çünkü bu, çocukluktan kalma tanıdık bir histir.

Öğrenilenleri değiştirmek elbette zordur ama imkânsız değildir. Dünyaya baktığımız gözlere farklı bir perspektif kazandıran psikoterapi seansları, tam da bu dönüşüm için vardır. Hayat; doğduğumuz evde öğretilenlerle başlayıp yaşadıklarımızın bize öğrettikleriyle şekillenen belirsiz bir yolculuktur. Bu yolda kimin neyle karşılaşacağı, hangi sınavlardan geçeceği belirsiz olsa da aile evinde inşa edilen temel, bireyin kriz anlarında sağlıklı bir kişilik sergilemesine yardımcı olur. Maalesef şanssız bir ailede büyüyen çocuklar, hayatın zorluklarının yanında bir de sağlıksız bir kişilik gelişiminin yükünü taşırlar.

Dünyaya baktığı gözlerden rahatsız olup bu bakışa yeni bir soluk kazandırmak isteyen, terapi odasına girip kendisiyle yüzleşme cesareti bulan herkesi tebrik ediyorum. Yeni bir şey öğrenmek kolaydır; ancak öğrenilmiş bir şeyi, özellikle de dünyayı algılama biçimini belirleyen o köklü aile tabularını değiştirmek çok zordur. Tabuları yıkmak gerekir ama yerine yeni bir tabu koymadan…

Dilerim dünya, milyonlarca farklı bakış açısına yetecek kadar büyük olduğunun anlaşılacağı bir yer olur. Her çocuğun, hiçbir dayatma olmadan dünyaya kendi gözleriyle bakabileceği, hayatını kendi istediği yönde şekillendirebileceği ebeveynleri olur. Aynı zamanda dilerim ki hiçbir birey, “çocuğum şanssız olmasın” kaygısıyla “helikopter ebeveynliğe” soyunmaz. Unutulmamalıdır ki; başta narsisizm olmak üzere birçok kişilik bozukluğu ve psikopatolojik hastalığın tohumları, ne yazık ki ilk evimizde atılıyor.

Bir yanlıştan kaçarken daha büyük yanlışlara kapılmamak dileğiyle…

Bana dünyayı kendi gözlerinden öğretirken, aynı zamanda dünyayı kendi gözlerimle keşfetme özgürlüğü tanıyan; psikoloji alanında derinleştikçe varlığına her gün ‘ne kadar şanslıyım’ diyerek şükrettiğim canım annemin; akademik başarıyı annelikle harmanlayıp, teorik bilgilerini hayatın içine bir oyun gibi serpiştiren, yaratıcılığıyla beni her daim şaşırtıp ‘Abla, bu harika fikir nereden aklına geldi?’ dedirten kıymetli ablamın; ve kalbiyle dünyayı güzelleştiren tüm annelerin, Anneler Günü’nü kutlarım.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Hale Kılıç
Hale Kılıç
Hale Kılıç, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünde öğrenimine devam eden, psikoloji alanına duyduğu derin ilgiyle öne çıkan bir yazardır. Daha önce çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarıyla, insan ruhunu anlamaya yönelik güçlü bir bakış açısı geliştirmiştir. Özellikle aile dizimi ve şema terapi alanlarında yürüttüğü çalışmalarıyla, bireylerin içsel dünyalarına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Kılıç, psikolojiyi yalnızca akademik bir disiplin değil; aynı zamanda herkes için ulaşılabilir ve dönüştürücü bir iyileşme aracı olarak görmektedir. Üretimlerinde, bilimselliği ilhamla buluşturarak, bireylerin psikolojik dayanıklılığını güçlendirmeyi ve yaşamlarına anlam katmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar